Hey, okuyucu! Bir yeni bildirimin var.

Gerisi Hikâye

Aklı hafif bir panikle bulanıklaşıyor, başı beladaymış gibi hissediyordu. Elleri terlemiş, ezberi karışmış, yoluna kontrolü zayıflamış bir hâlde devam ediyordu. Son bildirim kontrolü, evden dışarı atılan ilk adımda yapılmıştı. Karantina genişliyor ve randevu saati yaklaşıyordu.

Bundan hoşlanmıyor fakat karakteri, onu kaçtığı şeylere geri sürüklüyordu. Panik duygusunun önüne geçebildiği zamanlarda, insanlarla iletişim kurmayı deniyor fakat çekincelerini arka plana itmeyi başaramıyordu. Tahammül edilen insan durumuna düşmekten korkardı. İstenmeyen misafir, sıkıcı iş arkadaşı ya da terk edilemeyen sevgili… Bazen kendisini anlaşılmaya cabalarken de bulurdu. Şimdiye kadar tatmin edici bir sonuca ulaşamamıştı.

Bugün de diğerleri gibi bir gündü. Telaşlar gerçekleri eziyor, neyin gerçek neyin fantezi olduğu bulanıklaşıyordu. Bir paket sigara karşılığında, biriktirdiği bütün öz güvenini harcamıştı. Acele et… Paranı cebinde, cümleni kafanda hazır et. Dikkat et, dert et; cüret et, gayret et; farz et, fark et; dert et, yine berbat et ve nihayet pes et. Sen bir paket sigara rica et, tarih kendisini tekrar etsin. Varlığın bugün de kimsenin varlığına hediye edilemesin.

Yürüdüğü yola hâkimdi ve gittiği yeri daha önce görmüştü. Bunlar güçlü artılardı ama bir gaye peşinde olması onu huzursuz kılıyordu. İnsanlarla bir başına kalmaktan korkardı. Rahat hissedeceği bir yer hatırlamaya çalıştı. Evi… Belki hiç çıkmamalıydı. Dur! Şimdi topluma karşı sorumluluğu yerine getir ve zinde kal. Telefonun ekranı yeni bir bildirimle aydınlandı. Ne olduğunu tamamen kavrayıp ekranı yeniden karartması belki saniyeden az sürmüştü. Durdu, nefesini düzenledi ve kapıdan hızlı bir giriş yaptı.

Hayatının tam bu anına damardan bir başlangıç noktası koymak istiyordu. Bugün görüşmesi olması gerektiği gibi geçecek, kendini kimseye yeniden açıklamak zorunda kalmayacaktı. Bu mekâna tekrar gelmeyecekti.

Kafasını toplamak için tuvalete gitti ve döndüğünde kendisine gösterilen sandalyeye oturdu. Randevusuna erken gelmişti. Tüm randevularına erken giderdi. Karşılaşma anını mükemmel kurgulamak ister fakat perde açıldığında yaşananlar, asla kafasındaki gibi gelişmezdi. Bu başarısız anları alakasız zamanlarda tekrar hatırlar ve sık sık da utanırdı. Yersiz utanmalar sırasında eli istemsizce o anı taklit eder, bu alışkanlığını da her zaman biraz garip bulurdu.

Telefonun ekranı aydınlanmadı ama yine de ekrana bakıyordu. Masaya saçılan kâğıtlar dikkatini dağıttı. Bir tanesinin üzerinde belirgin bir şekilde adı yazıyordu: Ferda. Belki bin belki on bininci kez yadırgadı ismini. Zihnini ağır çekimde yaşanan bir göz kırpış ile yeniledi. Kafasını topladığında yardımcı oyuncu masadaki yerini almıştı. Işıklar sönecek ve şov başlayacaktı. 3… 2… 1… Kayıt! Ferda ağzını açtı fakat içerden herhangi bir ses çıkmadı. Replik akıldaydı fakat karşıdaki aktrisin adını unutulmuştu. Detaylı planlar daha o anda yıkılmıştı.

Karşılıklı oturduklarında kesinlikle adil bir pozisyonda değillerdi. Ferda ne yapacağına karar verememiş, sürüklenmeye meyillenmişti. Bu eğilim masanın hissine hızla sinmiş, roller dağıtılmıştı. Ferda’nın yeni kurtuluş planı, üstün bir varlığın kontrolü ele alıp, karşıya sağ salim geçmesini sağlamasıydı. İçindeki Tanrı’yı ara ama bulama. Kork. Kontrolü kaybet. Kaç. Yalnızlaş ve de ki, işte bu yüzden adalet diye bir şey olmalı. Beni benden büyük kimseye emanet etmeyin! Bir süre için karantinanın büyüyeceğini ve kendisinin de bulunduğu bu yerde sıkışıp kalacağını düşündü.

Selam verdi çünkü herkes bilir ki kolaydır. Selamı kafa kaldırılmadan karşılandı. Ferda, bir davet almadığı hâlde sandalyesini masaya yaklaştırdı. Kadının elindeki kâğıtlara kaçamak bakışlar attı. Dikkatini yalnızca on saniye kontrol edebildi ve iç dünyasına doğru yumuşak bir geçiş yaptı. Şimdi aklında bir kez daha evi vardı. İçinde olmadığında huzurla hatırladığı bir sığınak.

Dışarıyla baş etmekte zorlandığı zamanlarda, aklına evdeki bir işi gelirdi. Kaçabilecek durumu yoksa kendini evde, o işi yaparken hayal eder, işin bütün adımlarını ince ince hesaplardı. Eve döndüğünde ise hepsi aklından uçar gider, ilgisini çeken herhangi başka bir şeye yönelirdi.

Oturduğu yerde, bacaklarını çocuk gibi salladığını fark ettiği o an, kendisine gülümsendiğini de keşfettiği andı. Karşısındaki otoriteden sızan şefkat içini rahatlatmıştı. Güler yüzlü otorite figürü, Ferda’ya hep annesini hatırlatırdı. Bu gülümsemeyi, annesini kaybedeceği yıla kadar ara sıra hatırlayacaktı.

“Aslında hoş bir ifadesi var.” diye mırıldandı ama sesi herhangi birinin dikkatini çekebilecek kadar güçlü değildi. Ferda’nın masadan artakalan kısımlarını hızla ama olabildiğince dikkatlice süzdü. Dudak kıvrımları arasına sıkışmış karanlık noktaları seçmeye çalıştı. Eski kocasının isminin de Ferda olduğunu söylemeyi düşündü. Ne kadar da cilveli bir tesadüftü… Yaklaştı, yavaşlamış bacakların sallanmaya hafifçe devam ettiğini hissetti. Ferda’dan yayılan titreşimler, aldığı nefesin düzenini etkiliyordu. Beklenenden fazla yaklaşan bir bacağın küçük dokunuşuyla irkildi, dudağını ısırır gibi oldu ve dedi ki:

“Yeniden gelmeniz gerekecek.”

Bunu söylerken istemsizce teklemişti. İki yıllık kariyeri boyunca sayısız kez kurduğu bu cümle, ilk defa duygularına sızmış, heyecanını kaybetmeye başlamış ilişkisi hakkında panik hissetmesine sebep olmuştu. Kendisini kontrol etmesi gerekiyordu. “Ben dosyanıza notumu yazıyorum. Bir sonraki ziyaretinizde ehliyetinizi geri alırsınız.”

“Bu kimin düşüncesi?”

Ferda konuşmaya beklenmedik bir şekilde yeniden dâhil olmuştu. Bu tansiyon altında bir miktar heyecanlanmıştı da.

“İstediğiniz her şey burada, çarptığım kişi de şikayetçi değil…”

Kadın, durumu Ferda’ya yumuşak bir dille açıkladı. Karantina gereği ofisi boşaltmaya başlamışlardı ve ehliyeti teslim edebilecek kişi binayı çoktan terk etmişti. Eğiliminden dolayı olacak, Ferda bu yeni duruma kolayca ikna olmuştu. Tekrar gelmeden ofisin açık olduğunu kontrol etmesi ve mutlaka yeniden randevu alması gerektiğini aklına yazmaya çalıştı. Karantina uzun süreceğe benziyordu. Rol arkadaşı, Ferda’yı yeniden göreceğine memnundu.

Telefonunu birkaç saniye önce kontrol etmişti ama ne saatin kaç olduğu ne de karantinanın taze haberleri hakkında bir fikri yoktu. Parmaklarını ekranda ustalıkla yeniden kaydırdı ve geldiği yöne doğru yürümeye başladı. Telaşı yürüme hızını biraz arttırmış fakat dikkatini de iyiden iyiye azaltmıştı. Şu an ehliyetinin cebinde olmasını çok isterdi.

Kendisine yüklenmemeye çalışıyor ama arabasıyla süzülen onlarca insanı da görmezden gelemiyordu. Aman be; nedir yani! Bir insan kaderi onu itmedikçe kahraman olabiliyor muydu ki? Kim hayatını doğru kararları vererek kurtarmıştı? Bir süper kahraman bile kaderinden kaçıp, normal bir hayat sürebiliyor muydu? Kim başına konan süperlikten kaçabilmişti? Belki de en süperi, kendini hakkıyla kabul edebilmekti. Geleceği yazacak bir kalem de olabilirdi ama daha çok sayısız şişeyi açacak bir tirbuşonu andırıyordu. Yaklaşmakta olan bu karantina günlerinde, bu mesaili görevi kimse küçümsemesindi.

Eğer kafası karışmamış ve hâlâ doğru rotada ilerliyorsa yolu yarılamıştı. Tüm diğer eskileri gibi, yarım saat önce yaşanmış bu başarısızlığı da hızla unuttu. Arzusuzluk duygusu her saniyeye sinmişti. Hissizlik beyinden sinirler yoluyla kaslara zerk edilmişti. Bu hâl altında gördüğü ve düşündüğü her şey, biraz da birbirini andırıyordu. Mutluluğun ve mutsuzluğun, beklentilerin ve arzuların yerleri karışmıştı. Üstüne üstlük üzerindeki çocukluğu hâlâ atamamıştı. Kendini hâlâ evrenin merkezinde hissediyor, çevresinde cereyan eden bu tatsızlıklar sebebiyle için için kendini suçlamaya devam ediyordu.

Mahallesine ulaştığında kullanamadığı arabasını bıraktığı yerde buldu. Bir köşesinin üzerindeki tozlardan kurtulduğunu, başka bir boyadan kalma renkli çizgilere bezendiğini fark etti. Sileceğin altına, kibar bir dille yazılmış ve telefon numarası eklenmiş küçük bir not kâğıdı iliştirilmişti. Okumadı. Bir an için eve hiç dönememiş olduğunu düşündü. Karantinanın etkisiyle aylarca sileceğin altında kalan kâğıdın yavaş yavaş çürüdüğünü hayal etti. Not sahibinin telefonunun hiç çalmayışını ve hayatına Ferda’nın kaybını umursamadan öylece devam edişini… Küçük anların toplamda bir anlama ulaşması, kararlı bir takipçiye ihtiyaç duyardı. Hikâyenin her detayını kahramanlardan bile daha çok bilen, önce heyecanlanan, sonra panikleyen ama sonunda mutlaka mutlu sona kavuşan izleyicilere… Hâlbuki gerçek hayatta kimse üçüncü şahısların hikâyeleriyle böylesine ilgilenmezdi.

Sen, evet sen! Sen olmasan, Ferda’nın hikâyesi, tozların altında her şey gibi çürüyen bir tesadüfler silsilesidir. Ve Ferda, senin orada olduğunu bilmediği için acı çekmeye devam etmektedir. Buraya bak ve sor ki, hayatını bir izleyici olmadan oynamaya devam edebilecek misin?

Ferda kafasını göğe kaldırdı. Karantinaya çekilen bir dünyanın yukarıdan nasıl gözüktüğünü merak etti. Oradan bir yabancı bakıyor olsa, doğru kararlar vermeye çalışan bağımsız insanlar mı görürdü yoksa karıncalar gibi hareket eden koca bir organizma mı? Ya da şu an dünyaya bakmakta olan bir astronot ne düşünüyordu? Dışarıda olduğu için kendini şanslı hissediyor muydu? Kafasında uzay istasyonunda yapacağı işleri kurguluyor muydu? İnsanı yeniden dünyanın dominant türü olarak görebilir miydi?

Arabası olmadan bu dünyada, saniyeler önce başlayan ama daha fark etmediği regl’inin etkisiyle, evine doğru yol alıyordu. Her şey bir kusuşla başlıyordu ama şu an mide bulantısından başka bir şey hissetmiyordu. Kusmaktan kork, korkundan kus, kustukça açıl, açıldıkça kus ve yeterince kustuğunda de ki işte artık temizim. Artık kusmaktan korkmuyorum.

Karantina daha yeni başlıyordu ve bugünün damardan konulmuş başlangıç noktası neydi, daha o bile çoktan unutulmuştu.