Her Yer Düşman Her Yer Bekleyiş (Re-Edit, ’26)

Gerisi Hikâye



Takip ettiği karanlık yolda son sürat, göz kırpmadan ilerliyordu. Kafasındaki sorular onu bir an yanıltsa bile, buluşma noktasına en fazla bir kavşak geç kalacak, yine de tam beklendiği dakikalarda orada olacaktı. Hiç tanımadığı bu kurak tarlaların arasında bir başına olmak onu korkutmadı. İstenmeyen misafir kontenjanına gönüllü olarak katılan bir karakteri vardı. Sıradan bir gün olsa motosikletiyle yol almanın keyfini bile çıkarabilirdi. Ama tam da bugün, karanlığın hâkimiyeti iyiden iyiye ele geçirdiği şu dakikalarda, koca yalnızlığını kaldırabilecek takati kalmamıştı.

Kasabadaki gergin bekleyiş küçük bir hızla kalabalıklaşıyordu. Celladını tanımayan kasabalıların hâkikate olan merakı ölüm korkusuyla zayıflıyordu. Ellerinden beklemekten başka hiçbir şey gelmiyordu. Hava iyiden iyiye kararmış olsa da, ana yoldan uzanan far ışıkları kasaba halkının yüzünü zaman zaman aydınlatmaya devam ediyordu. Kısa süreliğine aydınlanan yüzlere dikkatli bakıldığında, ölüme yaklaşmanın akla düşürdüğü pişmanlıklar ve gözyaşları seçilebiliyordu. Gel gör ki, bu ehl-i kubur bu ortaklığı birçok önemli zamanda yapamadığı gibi yine fark etmedi.

Motosiklet karanlığın yalnızca kendine yetecek kadar kısmını aydınlatarak ilerliyordu. Karbüratörden gelen türlü gürültüler dev motosikletin sıkı bir tamire ihtiyaç duyduğunu dile getirse de, şu an için bu feryadı umursayacak tek bir Allah’ın kulu yoktu. Motosiklet bölgenin tek motor tamircisinin 400 metre doğusundan geçmekteydi ama sürücü bunu fark etmedi. Yaşlı köpeği ile ne zamandır iyi bir ziyafet çekmediğini düşünen usta, 400 metreden fazla mesafede yaşananlarla ilgilenmeyi 40 sene önce bırakmış, hayat arkadaşının neslinin nesliyle nispeten tenha sayılabilecek bu kısır topraklara yerleşmişti.

Şimdi kalabalık, on beş senelik asfalt yolun üzerinde, öleceği kesinleşmiş bir grup ne kadar başarabilirse o kadar yaşayabiliyordu. Eski bir mezarlığın üzerine atılmış olan bu asfalt, kasabanın yolunu kısaltmıştı ve mazide kalmış zenginliğinin neyin üzerinde yükseldiğini anlatıyordu. Asfaltın altında sıkışmış ölüm kokusu, toprağın üzerinde hâlâ nefes almakta olan fanilerin korkusuyla birleşmişti. Tüm kalabalık sürücünün köye varmasını bekliyordu. Beklemek yorucuydu ama yapabilecek hiçbir şey yoktu. Bu grup; aralarında torun haberini yeni almış dul bir dede, kasabalarına sığınan göçmen kadınları fuhuşa zorlayan ucuz bir çete, sonucu henüz açıklanmamış bir piyango biletine sahip bir kadın, düğün altınlarını daha dün sabah çaldırmış çiçeği burnunda evli bir çift ve altınları çalan bir hırsızı barındırıyordu. Fakat bu farkların şu an çok da bir ehemmiyeti kalmamıştı; her şey tek bir hakikate doğru akıyordu.

Motosikletlinin cebine dağınık bir şekilde tıkıştırılan altınlar sürüş kabiliyetini biraz azaltıyordu ama yine de kafasında dönen cümleler kadar dikkat dağıtmıyordu. Kapısında bulduğu altınlara iliştirilmiş notu kelimesi kelimesine hatırlamaya çalışıyordu. “Gel ve bizi gör. Bizi bizden azat et. O çocuk katilini kendi acısından nasıl kurtardıysan, bizi de öyle kurtar.” Motosikletli şaşkındı. Notu yazan çocuk katilini öldürdüğünü nereden biliyordu? O çocuk katilini bir şeyden mi kurtarmıştı? Kafası çok karışıktı. İş için ödenen paranın miktarından “biz” dediği kitlenin kaç kişi olduğunu tahmin etmeye çalıştı. Aklındaki tek net düşünce, ödemesini aldığı işi tamamlamak ve cinayet tanığını da barındıran kitleyi yok ederek polisin peşine düşmesini engellemekti. 

Saati kontrol etmek için elindeki telefona baktı. Harita uygulamasını tıklasa, sürücünün ev adresinin yol tarifi hâlâ açıktı. İlkel ve bencil bulduğu bu kalabalık içerisinde konuşacak hiç kimsesi yoktu. Biraz gücü kalmış olsa, bu kan revandan kendini belki sıyırabilirdi ama artık vazgeçmişti. Zayıf hayal gücü ve erdemsiz sayılabilecek iyi karakteriyle bir başına, gözünde bile canlandıramayacağı bir kötülükle karşılaşmıştı. Ne kasabalının sergilediği vahşiliği unutabilecek gibiydi ne de yeni bir hayat kuracak gücü kalmıştı. Atılacak tek kurşunu vardı, intikamını ve sonunu bu atışa sıkıştıracaktı.

Yolun ayrı yakalarında kıpırdamadan birbirlerini tartmakta olan iki vaşak, motosikletin aralarına girmesiyle bir an irkildi. Bir süredir sürmekte olan bu soğuk savaş, yüzü batıya dönük olanın şoku birkaç saniye atlatamamasıyla son bulacaktı. Rakibinin dikkat dağınıklığından yararlanan soğukkanlı katil, hasmını tam da ismine yaraşırcasına öldürdü. Kendi elleriyle dökeceği kana yalnızca birkaç kilometre uzaklıkta olan sürücü, bu kusursuz ve vahşi cinayeti de fark edemedi.

Kalabalığın içerisinden biri, yolu biraz daha net görebilmek için öne doğru iki cesur adım attı. Pandora’nın Kutusu açılmıştı ve bela kasabalıya gürültülü bir hediye paketi ile sunulmuştu. İntikamın bir bedeli vardı ve bu bedelin kim tarafından ödendiği, suçun kim tarafından işlendiği gibi pek de bariz değildi. Herkes başka bir şeyin yörüngesine yerleşmiş ama hepsi kendi hareket ediyormuş gibi hissederek geçirmişti hayatını. 

Sürücü, motosiklet üzerinde daha özgür ama sevgisiz bir hayat geçirmişti. Rahatlamaya çalıştı, motosikletin selesine biraz daha yayıldı ve gidonun üzerindeki eli yavru bir kedi tutmaya başlamış gibi ürpererek yumuşadı. Özlemini duyduğu doğanın tam da kalbinde, unutulmuş yemyeşil bir gölün çevresinde huzurla büyüyen çocukları hayal etmeye çalıştı ama yapamadı. Bir umudu büyütmek, bir çocuğu büyütmekten çok daha zordu.

Kapı aralıkları karartılara, sanrılar tarifsiz sancılara dönüştü kasabada. Belki bir savaş taktiği olarak, belki de tamamen beceriksizlikten ötürü, dört saat önce başlayan elektrik kesintisi hâlâ giderilememişti. Karartma ortalığın havasını değiştirmişti. Yeni dede olmuş dul adam, Nazi bombardımanından saklanan ve iyi bir haber bekleyen karamış Londra gibi hayal etti kasabasını. Gel gör ki Londra’dan farklı olarak bir sığınak ihtiyacı, burada hiç kimsenin aklına gelmemişti.

Karanlığı yararak motora yol açan ince ön lastik, detayları öğrenmenin artık imkânsız olduğu başka bir savaştan kalma bir cesede çarparak yerden yükseldi. Ölümle belki yüzlerce kez yüz yüze gelmiş olan sürücü, kendisinden beklendiği gibi yine ustaca bir manevrayla motosikletini yere indirmeyi başardı. Ancak karşısında beliren bir çift koca ve parlak farın büyük bir gürültüyle üzerinden geçmesinin önüne geçemedi. Son nefesini verdiğinde motosikleti zorlanarak da olsa hâlâ çalışıyordu. Ana yoldan çıkabileceği ilk kavşağı kaçıralı daha 2 dakika bile olmamıştı.

Uzun bir süredir ayakta bekleyen ve zengin günlerden kalma silahını elinde sıkı sıkı tutan muhtar, bir süredir ağzında unuttuğu salyayı yere tükürdü. Dudaklarını hafifçe araladı ve bakış yönünü çevirmeden yanında dikilen sıska komşusuna içini döktü:

“Hepimiz öleceğiz komşum… Hepimiz öleceğiz.” Az konuşmayı severdi ve bugüne kadar hiç yanılmadığı gibi yine haklıydı.

İnsan kıyameti bir kez arayınca, kıyamet onu bir şekilde buluyordu.