Beraber Yaşamanın Anotimisi: Grubun En Kabul Edileni

Akıl-Fikir, Kısa Hayatın Kısa Cümleleri

Kısa hayatın kısa cümleleri #1

Grubun en kabul edileni olma eğilimi, insan böyle dindar olur, böyle milliyetçi. Böyle ekmeğini bölüşmeye karar verir, böyle gider eyleme. Kabul edilme taktiğini büyüklerinden görmüştü, biraz da onlar gibi göründü stili. Ve gecelerce süren kızgınlığı, büyüklerine değil ne yapsa onlar gibi gözükmesineydi.

Grubun en kabul edileni olma eğilimi taşıdı onu sahneye. Sahneye çıkamadığında kendine benzeyeni destekledi her kuytu köşede. Sırtladı sırtlanmaya duyduğu ihtiyaç kadar. Ve nefes aldı benzemeyenlerine verdiğinde az zarar.

Dövüldü, dövüldük, bazen vurduk vurulduk. Görmezden geldik, göremedik. Gözümüze sokanlardan istemsizce çekindik.

Kalpler de kırdık grubun en kabul edileni olmak için, kırıldık da gereksiz. Bazen haklı bazen haksız küfür de ettik, yedik de. En yanlız olduğumuzda en de hırçındık, peki ya ne olacaktı ki diğerleri de zora düşünce?

Aslında her şey tamam, çok da düşünüp taşınma,
En kolay sorununu seçip ardından düş yola.
En zoruna bi’ planın olsun, aceleye hep ecel.
Ve gerçekten razıysan aklından geçene,
Ve varsa cesaretin olmaya, ihtiyaç duyulan örneğe,
Yapabiliyorsan kendin ol, çevrende kimse yokken de kal kendinde.

DİK DURMANIN KİMSEYE BİR YARARI YOKTUR

Akıl-Fikir

Herkese merhaba!

Kaçımız kendini iyi bir insan olarak düşünüyor, kaçımız Allah’ın belası?

Ben uzun uzun düşündüm, ama uzun uzun düşünerek de iyi insan olunmuyormuş. İyi insan olmak anlarla ilgili bir şey. İrdelenmiş ve kurgulanmış kişilikler, iyi insan olmanın gerekliliği olan tepkiler için çok yavaş kalıyor. Kendinizi kanıtlayacağınız o an geldiğinde fırsatınız, muhakemeye ayrılmış dikkatinizden kaçtı gitti.

Boş akılların, özgür zihinlerin, iyiliğe daha eğimli olmasının nedeni belki budur.

Karaktersiz gibi her kişiye farklı, her duruma değişken tepkiler verebilmek gerekir. Aklın tepkisi gevelemedir, siz sağlıklı beslediğiniz duygusallığınıza güvenin.

Eğilin, kabul edin; dik durmanın kimseye bir yararı yoktur. Akılcılığınızın diğer insanların duygusal filtrelerinden süzüldüğünü unutmayın. Eninde sonunda sizi ve anlattıklarınızı kendi kavramlarıyla yorumlayacaklardır.

İyi biri olmak anlamayı gerektirir, anlaşılmayı değil. Belki sorular cevapsız kalacak, belki konu travmalara saplanıp kalacak ama yine de bol bol soru sorun. Konu sorunun kendisi değildi zaten ve illa ki bir cevap verilecek.

Hangi soruya nereden cevap verilmeye başlandığına önem verin; onlar cevaptan önemlidir. Sorunuza takılmayın, eğer unuttuysa siz de unutun. Tam da o yeni konuya gelmek istiyormuş gibi davranın; dik durmanın kimseye bir yararı yoktur.

Hissiyatlar yaratın, bırakın dökülsün içler ortaya. Varsa önemli bir soru kafanızda, ortaya saçılanlarla büyütün soracağınız sorunu. Anlamaya çalışın, öğrenin, kibarca geri bildirim verin ve destekleyebilecek yerleri keşfedin.

Eğer karşınızdaki rahatladıysa ve nefes alabildiyse bir anlık yükünün altında, siz bugün iyi bir insan olmayı başardınız.

Kimse tam anlamıyla iyi ya da kötü değildir zaten. İyi bir insan olup olmadığınızı düşünerek zaman harcamayın, iyi olmayı başardığınız anları artırmaya çalışın.

Gerisi belki iyi olur, belki de olmaz.

Eagle vs Shark

ZAMANI GEÇMİŞ BİR İKTİDARIN MONOLOĞU

Akıl-Fikir, Gerisi Hikâye

Her şeye ben karar vereceğim ne olmuş?

Hemen her kuralı da ben koyacağım, ne var yani?

Savaş hikâyelerini övdüm evimde saklanırken ve abartılı aşkları kutsadım tacizlerle büyüttüğüm cinselliğimle. Hatırlamam kaç beden serildi çıplak kudretimle ve nedir yani, uzanmaktan başka bir görev vermemişse İlah size. Yanacaksınız!

Çıkarlarımı benim kadar seveceksiniz diye kavga çıkardım durduk yere ve durduramadım kendimi siz biraz soluk istediğinizde, şaşırdınız mı? Yıktırır mıyım sandınız kurulu düzeni mi?

Hangi dış mihraktı acep benim olanı elimden çeken ve hangi kitaptı kutsal görevi benden başkasına veren. Hey! Burası benimdir. Giderken, yanınızdan o hainleri de eksik etmeyin.

İyi de, eyvah… Böyle böyle yalnız kalmaz mıyım ben? Demezler mi nedir aga, nasıl olacak hep sen, hep sen. Bencilliğimle tanındım, kavgalarımla ve zorbalıkla. Herkes ağlarkenki kibrim, her şey ölürkenki sessizliğimle… Ya yaşlanırsam, o zaman üzerime çullanmazlar mı nefretleriyle?

Hadi be, nerede sizde o yürek! İşitiliyor cinstaşlarım, erkek bu erkek! Motivasyonum tembellikten mi geliyor dediniz, buna ne cürret! Eşitlik mi dediniz, hak mı dediniz, yer mi lan bunu bu millet!

Kurunun yanında biraz yaş da mı yanmış, ne olmuş? Hadi be, Remzi’nin kızına da mı aybolmuş? Ah be, yazık… Keşke yapmasaymış, düşmanların içinde kaybolmuş.

Ama bu alem cehennem, sönmez iki damla gözyaşıyla. Benim olmayacaksa zaten yansın, bitsin be bu dünya. Bozulacak düzenimiz, aklınıza yatar mı? Yetişin! Marjinal var! Yakalayın! Mala kastediyorlar.

Ne oldu, zamanım mı daraldı? Dün babamdan aldığım, bugün elimden çalındı.

Ama bilin ki elindekini ölmeden vermeyendir erkek!
Ve haksız öldüğümü kimse benden işitmeyecek.

BIR KOLTUĞUN ÜZERİNDE OTURMAYINIZ YAZIYORSA O KOLTUK SATILIKTIR

Akıl-Fikir

Siz hiç 35 sene yürüdünüz mü?

Arkada bırakarak, yolları ayırarak, alışkanlıklardan koparak geçen 35 sene. Hiçbir not bırakmadan, unutmamak için not almayı unutmadan ve hep bir sonrakinde her şeyin kendiliğinden, tabiatı gereği iyi olacağını farz ederek yürüdüm tam 35 sene.

Hızlı hızlı gittiğim evlere hemen de girmeyerek, arka sokaklara da göz atmadan duramayarak, evimin koltuğunda misafirlerimi uyutup kendimi dışarı atarak ve sevdiğim insanları yataklarda yalnız bırakarak geçirdim hayatımı. Yine olsa belki yine yaparım.

La Grande Bellezza

Buyrun oturun canlarım, oturup biraz soluklanalım.

Kararların arkasında kalmanın yoruculuğu, kendini kabul etmenin zorluğuna mı eşit ne? Aklından geçen biri gibi olmak isterken ve her gördüğün şey, aklındaki kelimeleri bir bir değiştirirken ne yapacaksın? Her Allah’ın günü yeniden keşfetmek istiyor musun gerçekten kendini? Oysa bir yerde durmayacaksak, gitmenin de anlamı neydi ki?

Hayat değersiz, bu bir geçektir ve mana anlıktır. Kalbimizin söyledikleri belki gerçek değildir ama vardır, oradadır. Ve aklımız mutsuzluğa çıkan yollarda her zaman bir adım daha öndedir.

Ne istediğini bilmezsin ama ne istemediğini bilecek kadar denemişsen hâlihazırda, gel biraz uzan şöyle koltuğuma. Evini, arkadaşlarını ve günlerini sahiplen, hayatın ücretsiz versiyonu sona erdi. Sınırlı sürümlerden ve reklamlardan sıkıldın mı? Biraz da bedel ödemen gerekiyor şimdi. Bir karar ver, girmek bedavaydı diye daha nerelerde belaya sokacaksın başını?

Yarım saat hayallerinden bahsedemiyor, anıları sızdırırıyorsan cümlelerine ve de o dertlilik hâli dürtüyorsa içerlerden durmadan, koltuğum seni bekliyor.

Genellikle denizlere inerdi yollar ama son köşeyi döndüm ve karşıma liman çıktı. Manzarası biraz bozuk, içerisi biraz dağınıktı ama ne güzel şeydi delikleri birer birer kapatmak ve yelkeni yırtılmışın limanı olmak.

En değer verdiklerine, istemedikleri şeylere hayır diyebilecek güvenli ortamı sunmak. Artık korkmaları gerekmediğini, sonsuz arayışlarını burada duraklatabileceklerini hissettirmek. Dur arkadaşım artık gitmene gerek yok. Bak buranın manzarası bir hayat büyütmek için ne kadar da güzel. Bir sonraki kararına kadar burada kalabilirsin. Bak bu koltuk benimdir ve benim olan da senindir.

35 yıl yürüdüm ve yolun sonu bu koltuğa çıktı, ne garip. Verdiğim her yanlış karar hayatıma renk kattı, dostlarımla oturduk ve güldük güzel hatalara.

35 yıl yürüdüm ve dedim ki, ne kadar da güzel bir yere geldim. 

Ama’dan Önce Gelip Hızlı Hızlı Geçen Cümleler

Akıl-Fikir, Gerisi Hikâye

Savaş daha zengin muhitlerine sıçramamıştı, fabrikalar bir müddet daha çalışacak gibi görünüyordu ama mahalleler huzursuzlanmaya başlamıştı. Ele ne geçse bileyleniyor, sevginin sarılabileceği hiçbir şey bırakılmıyordu. Sokağın bıçkın delikanlıları abilerinden öğrendikleri yarım yamalak taktiklerle muharebe pozisyonları alıyorlardı.

afro_samurai

Afro Samurai

Ne cehennem ne de kalpler alev alev yanıyordu ama itfaiyeler gece gündüz çalışıyordu. Cehenneme atılacak son odun da yandığında beyaz dinin mensupları sevabın yenmeyecek bir şey olduğunu anladılar ve günahın yeni tanımını bir sanatçı hassaslığında ince ince yeniden işlediler.

Fırtınalar hâlâ yaşanıyordu ama artık rüzgâr tutku taşımıyordu. Evler günah geceleri ile değil, ya yavşak müteahhitlerin kaçırdığı malzemeden ya da ambulansların taze yaralılara ulaşamamasından dolayı yıkılıyordu.

Havalar soğuktu ama depresyon hırkaları artık giyilmiyordu. Ölüm kokusu tekrar ciğerlere bastığında, en temel hücreleri gibi insanlar da bireysel davranmaya karar veriyor ve hayatta kalmaya çalışıyordu. Yaşamak için uygun bir an yaratılmış olsaydı kim bilir genlerimiz nerelerde çoğalmaya çalışıp hangi güzel duyguları yeşertebilecekti.

Lucy

Lucy

İstanbul’da yaşamak gitgide zorlaşıyor ama başka bir yere gitmek de hiçbir şeyi çözmüyordu.

Benusen Restoran

Akıl-Fikir, Meyhaneler Kuşağı

Bir aşk tükendiğinde arka plandaki semt de kalmaz… Hikâyenin repliklerinin titreşim bulduğu o sokaklar, sesin kendisi gibi uzaklaştıkça azalır, sonra birden kaybolur.

Akşamları iki bira içmek için elini kolunu sallayarak çıktığın Kadıköy’ün rahatı kaçar, yeni arayışların rezervasyonları yapılır. Akmar pasajının test kitabı satan bir yer olduğu ansızın fark edildiğinde, ayaklar denize doğru bakan kapıdan çıkıp gitmek ister. Asılma kararı çıkmış, son arzu sorulmuştur. İnsan göze takılan ilk yerde son kez soluklanmak ister ama Akmar’da kitap olmadığı gibi Benusen’de de rezervasyonsuz yer yoktur. Mazide yaşanan güzel anlar hatırlanmaya çalışılır, mümkün değil… Akıllara son yılların çıkmış soruları dolmuştur. Adımlar iskeleye doğru üstelik bu sefer turnikelerin de ötesine… Sefer Beşiktaş İskelesi’ne.

frank

Frank

Fransız kaldığın semtin küçüklerinden birisindir ama zaman durmaz, aradan yeni yeni köprüler, Marmaray’lar geçer. Yol düz değildir, yol alan her zaman uzaklaşmaz. Ayağının tozunda bu sefer seferi de yazsa, uzun süre sonra tekrar yolun düşer Kadıköy sokaklarına. Akmar Pasajı’nı yol kısalsın diye kullanmaya başlamışsındır artık. Oturaklılığı rahatsız edici olmaya başlamış Zihni Müzik’in yanındaki sahafta gözlere Küçük Prensin Fransızca baskısı takılır. Eller kitaba, merak karşıdaki meyhaneye kayar… Yaşanmışlıkları güzelleştirme arzusu mudur nedir; masa örtüleri daha beyaz, rakı kadehleri daha güzel ve ismi başka bir şeymiş gibi gelmiştir. Sonradan adlandırılmış şehir kadar eski sokakların buruk nostaljisi: Cumhuriyet Meyhanesi.

Kuytu köşede bir yer bulunur, bardaklar Kadıköy sokakları gibi bir alçalır bir yükselir. Dışarıdaki en güzel masalardan dalga dalga üzerine gelmeye başlayan kalabalık insanı gerçekliğe boğar. Akşamüstü yüzlere gülümseyen garsonlar ne zaman piştiği pek belli olmayan ciğerlerini sana satmaya çalışırlar. Ciğerler yanar ama ne olduğu pek anlaşılmaz.

Fark edersin ki kafanı evinden çıkarıp sağına soluna baktığın ilk an o semt bitmiştir. Yan barda bardaklar hâlâ shotlarla dolmaktadır, öte yandan her shot da şişeden sürekli bir şeyler azaltır.

Az tanıdık olanlardan başlamak üzere eski kapıları tekrar çalmaya başlarsın. En son ev, her zaman en bilindik olandır… Gözünü yumduğun son yer, gözünde çok büyümüş yatağındır.

a_girl_walks_home_alone_at_night

A Girl Walks Home Alone at Night

Kuşaklar bazen başlamadan tükenir gibi gelir. Ama aslında her biri, bir sonraki kuşağın habercisidir.

Kadı Nimet

Akıl-Fikir, Meyhaneler Kuşağı

Aslında radyodan pek dinlememiştim. İnternet linkine tıklamış ya da sabah hiç uyanamayıp, reklamsız ama bir o kadar da şarkısız podcast’lere düşmüştüm genelde. Ama yine de program ulusal yayına geçince biraz yadırgadım.

Kadıköy’de bir meyhanenin yangın merdivenlerinde sigara içerken gerçek bir rakı balık sofrasında ilk defa oturduğumu fark ettim. Aslında Ankara’da hiçbir meyhaneye gitmezdim ama şimdi İstanbul’da meyhanede değil, balık sofrasında olduğuma şaşırdım. Keşke aşağı inip balığımı kendim seçseydim diye düşündüm çok anlıyormuşum gibi. Balıklar ve Ankaralılık ile ilgili bir iki klişe hatırladım, Ankara’da en çok duyduklarımdan… Umursamadım, bir güveç daha ısmarladık.

İkinci sigaramı yakarken Kadıköy’ün o eski binalarını yine merdivenlerde fark ettim. İstanbul’a gerçekten bir tepeden bakınca güzel galiba. Buranın binaları biraz Ulus’u hatırlatır ama arkasında denizi vardır. Şehircilik, deniz ve Ankara ile ilgili bir sürü klişe geldi aklıma. Umursamadım. Çok yakınımda Haydarpaşa vardı ama tren yoktu. Semt belki biraz güzeldi ama ev kiraydı.

ankaraya_gidilir_de_tren_yok

Nasıl ki bir dili öğrendiğinin göstergesi rüyanda o dilde konuşmakmış, yeni şehre alıştığını anlatan en güzel şey de yine o rüyalardır. Hoş Kadıköy artık bir rüya değildir, en fazla Ankara’nın biraz güzelidir… Zaten Modern Sabahlar da artık “10’da bitecek şekilde” verilmemektedir. Benim için fark etmez. Ben yine poscast’lere düşmekteyimdir. Modern zamanların yeni podcast’lerine.

Sokakta Ne Söyledikleri Anlaşılmayanlar Sadece Satıcılar Değildir (Ya da Sokak Kimisinin Dükkânı Kimisinin Evi Kimisinin de Hiçbir Şeyidir)

Akıl-Fikir, Gerisi Hikâye

“Bende kutusuyla var, sende dursun.”

Geçmek istediğim kapıdan beni almamak için saldıran yumuşak kalpli düşmanım konuşmaya başladı. Aslında yaralanmadığımı anlatacaktım ama tehdit gibi kurulmuş bu cümle ile artık bantlayacak bir yerim vardı. Aklım… Fikirlerim yırtılmıştı, bir yara bandına hayır demeyecektim. Olmadı cüzdanımda kullanılmayan prezervatifler kadar manalı bir yer bulurdu kendine. Gardiyanımın elindeki mızrakta nedense kan yoktu. Tadına bakmak için onu ağzına sokup, emmiş olmalıydı. Erotizm savaşta bile nefes alabiliyordu.

“Bir bulmaca ile seni içeri alabilirim ama ne yazık ki aklıma hiçbir soru gelmiyor.”

Nedense bu cümleleri söylerken bana gereksiz yere dokunma ihtiyacı hissetmişti. İç organlarımı bile gıdıklayan bir sesle konuşan bekçi, kulak zarlarımla beraber nöronlarımı da titretti. Sokak ve bacaklarımın aralarında başı boş dolanan tüm yuvarlar iş bulmuşçasına beynime hücum etti. İkinci el cümleler, beynimden görev yerlerine giderken kapıyı kilitlemediklerini hatırlamış gibi birden durdular. Telefonları çalmış gibi yapıp geri döndüler. Duygular devrik, his tanıdıktı. Hepsi hepsi hazzının hemen unutulduğu, alışkanlıktan yapılmış bir istimna.

Son buzul çağının sonlarından bu yana, 120 bin yıldan beri böyle bir soğukluk görmemiştim. Ceza indirimi alsın istediğim bekçiyi tahrik edebilmek için son şansım kaçıyordu. Donmuş tenimle buzul denizinde ilerleyen bir gemiye dönüşmüş, burnumu yanlış yerlere sokmuş, batmakta olan bir dev bir faciaya, genel geçer bir ihtimalsizliğe dönüşmüştüm. Meni patlaması yersiz gerçekleşmiş, şevk hızlı bir yorgunluğa dönüşmüştü. Özgüven, terli duygular ve ayıp sözcükler kalmadığında böyle olur. Noktalama işareti gibi sonradan anlamlandırılmış bir sigara yakılır… Bir dala iki vücut sığdırılır… Ne yazık ki o da yersiz yere ıslanmıştır.

“Kapısına çadır kursam bari.”

Böyle dedi bir tarafım, diğer tarafım ise içeri girme isteğini bastıramıyordu. İçerideki üzüm bağına dalmak isteyen yanım dostunu duymadı bile. Ayakların kontrolü hâlâ onun elindeydi.

“Ateşi söndürür, karanlıkta gözlerimizi kapatmadan kör ebe oynarız.”

Sığınakçı tarafım ikna çabalarına devam ediyordu. Aklında dışarıda yalnız kalmayacağı inancı olmalıydı. O an hangisinin fantezilerin daha garip olduğunu bilemedim, tatmine giden yolları hayal gücü ile sınırlıydı.

“Gece dışarıda azgın geyiklerin ulumalarını aç ayı sesi sanırsın.”

Omurilik soğanının oralardan gelen bu uyarıyı mücadeleci olmayan tarafım duymazdan geldi. Maceracı taraf içeriye alttan, kaçamak bir bakış attıktan sonra iç çekip, olanları görmezden gelmeye karar verdi. Bekçi de, ajitasyonların çoğu gibi coşkulu ama anlamsız sözlerini kendine saklayınca, üç maymun oyunu bitmemek üzere başladı. Ya da tekrar başlamamak üzere bitmişti.

“Şiiişt!”

Featured image

Hayattaki her şey gibi bu yaşananlar da tek başına iyi ya da kötü bir şey değildi. Bir çözümleme yapabilmek için yanına bir vuku daha koymak gerekiyordu. Fikirleri de hayatı da türetmenin bilinen başka bir yolu yoktu. Zaman hiçbir şeyi göstermeyecek ama anlamak için güzel fırsatlar yaratacaktı. Cüzdanlar, kutular ve bizler dolup dolup boşalacak, okyanuslar buharlaşsa bile akıl ve yüzümüzdeki ıslaklık hiç kurumayacaktı. En azından hangi kelimelerin beklendiği belirtilmemiş cümleler artık kurulmuştu. O da bir şeydi.

“Şey…”

Bazı Hikâyelerin Kötü Biteceğini Herkes Anlayabilir

Akıl-Fikir, Gerisi Hikâye

Kapının önündeki sivil polisin arabasını çaldım.

Arabada oturup oturup, dahası donut yiyip yiyip şişmanlamasın, emperyalizm ülkemde kendine yer bulamasın diye yaptım. Babasının gurur duyduğu, milli hassasiyete sahip bir insandım. Hâl hâl değildi, bir şeyler yapmalıydım. Polisin tam yanındaki duvarın üstüne bir bardak demli çay da bırakmıştım. Milli içeceğimiz ne de olsa. Hem ağzı da kurmuştur şekerli şeyi kuru kuru yerken. 80 milyonluk vatanımızın nereden baksan 50 milyonu ebeveyn. Öyle öksüz, öyle yalnız kalma piyangosu polise mi vuracaktı? Muhtemelen beni koruyan çok önemli bir vazifedeydi. Yardımcı olmam şarttı memur beye. Sahi siviller de memur de mi?

Arabayı ancak bağırttırarak ve sarsarak kaldırabildim. Bayağı iyi bir şeydi doğrusu. Böylesini hiç kullanmamıştım, bir daha da görmem herhalde. Ben yol alırken bir an şaşkınlığa düşmüş memur da arkamdan fuck’lı muck’lı küfretmedi, la la la diye bağırdı, çok mutlu oldum. Doğru yoldaydım, duygularımız gibi tepkilerimiz de bizden olmalıydı. Ah memleketim… Çok samimi, çok içten.

Sireni çalıştırayım cayır cayır kaçayım dedim. Milli hislerim beni durdurdu. Vatandaş rahatsız olmamalıydı. Bir polis değildim belki ama şuan bir polis arabasının içerisinde olduğumdan Türk polisini temsil etmekteydim. Öyle ya bu polis arabalarını özellikle esnaf iyi bilir, tanır. Düzgün davranmalıydım. Bir iki sinyal falan vereyim hoş görüneyim dedim, beceremedim. Daha doğrusu sürekli yönleri karıştırdığımdan vatandaşı da yanlış yönlendirdim. Oysa ben vatanım için güzel bir şeyler yapmak istiyordum. Ambulans gördüm. Hemen yolu açayım dedim, abandım gaza. Arabanın sesi ambulansın sireni ile yarışıyordu. 2 şeritli yolda yanındaydım ambulansın, omuz omuzaydık. Hatta beraber yol alıyorduk. Bu sefer bastım ben de sireni. Güçlerimiz birleşsin, çoğalsın dedim. Siren sesinin çığlığıyla beraber, benim şeridimdeki araba bana yol vermek için ambulansın önüne kırınca ambulans az kalsın adama çarpıyordu. Ben olsam kesin çarpardım. Bunlar eğitimli oluyorlarmış. Adama kızacaktım ambulansın önünü ne kapatıyorsun diye ama bana yol vermeye çalıştığını fark edince vazgeçtim. Gerçekten önemli bir yere gidiyor olabilirdi sonuçta bu araba. Eylemcileri etkisiz hâle getirmeye mesela. Öyle ya. Bu arabalar işlerini yapmasalar ambulanslar ne iş yapacaklar, etkisiz hâldekileri nereden bulacaklar? Polise yol ver ki ambulans şoförünün de rızkı çıksın. Çarkı da tekerliği de dönsün. İstihdam artsın, memleket kalkınsın. Milli hasılat artınca ben de biraz daha zenginleşirim de mi? Milliyim sonuçta.

Ambulanstaki adam bana el kol hareketleri yapmaya başladı ama ona kızmadım. Yurdum insanı biraz atarlıdır çünkü bilirim. Anama bacıma küfretmediği sürece sorun yok. Ama altta kalmış gibi de gözükemezdim. Ben de el kol hareketlerimle ona karşılık verdim. Hatta arabanın önü ile hafifçe sıkıştırdım bile. İş uzayacak gibi oldu. Hemen ilk kavşakta çıktım yoldan. Yalnız devlet çalışıyor. İşler gibi yollara da girişler biraz zor ama çıkışları çok kolaylaştırmışlar. Özgür olmak çok önemli.

Bir iki kez daha hizmet girişimlerim oldu. Gideceği yere bırakmayı teklif ettiğim bir grup genç, bu zaten polis arabası dediğimde bağır çağır yardım çığlıkları atıp isimlerini haykırdılar. Ben sorduğumda neden soruyorsun diyen bu şüpheli grup, şimdi isimlerini taşa ağaca deklare ediyorlardı. O işi beceremeyeceğimi anlayınca yaşlı bir kadına karşıdan karşıya geçmesinde yardımcı olayım dedim. Arabayı yaya bandının mı ne üzerine bıraktığım için kızdı. Elini tutma çabama da sapık olma ihtimalimi belirterek itiraz etti. Olmadı yerde duran bir köpeğe yardım edeyim dedim, -köpek bir kangal değildi, yabancı bir türdü ama yurt dışında iyi tanınmak turistlerin gelmesi için önemli olduğundan sorun etmedim- o bile arabayı görünce kaçtı. Bu işi beceremiyordum sanırım.

Vatana hayrım dokunmuyordu ve arabayı boşuna meşgul ediyordum. Üstelik yurt dışından aldığımız petrolü çarçur ediyor, ihracat-ithalat açığına sebep oluyordum. Kim bilir kaç liralık benzin yakmıştım. Sahi polisler o kadar benzinin parasını nereden buluyorlar acaba?

Suçlu olduğum ve Türk polisini yanılmış çıkarmamak için suç mahillîne geri döndüm. Öyle düşündüklerini Cüneyt Arkın’ın bir filminden öğrenmiştim. Arabayı aldığım yere geldiğimde polisler yoktu. Çok oyalanmıştım, beklemekten sıkılıp gitmiş olmalıydılar. İşleri de vardır hem. Çay bardağını gördüm, boştu. Tam vazgeçip gidiyordum ki camdan bir kadın bağır çağır eliyle beni işaret etti. Allah Allah. Bu kadın beni nereden tanıyordu da başkalarına, dahası hiç hiç tanımadığı -isimlerini kullanmıyordu kimsenin, belli ki bilmiyordu- başkalarına şikayet ediyordu. Belli ki milli değerlere sahip biriydi. Kendinden hissetmediği birini devletin temsilcilerine ihbar ediyordu. Bravoydu vallahi teyzeye. Daha doğrusu tebriklerdi. Türkçe konuşmak önemli.

Tam amacımı anlatacaktım, Amerikan karşıtı olduğumu söyleyecektim ki hiç dinlemeden paldır küldür üzerime çullandılar. Üzerime çoktan iki silah çevrilmişti bile. Vallahi şakaya gelmez, çevik Türk polisi beni o an avlayabilirdi, ama gerek kalmadı. Ellerim kelepçelenmeye ve kafam muhtemelen yanlışlıkla arabanın kapısına vurulmaya başladı. Ve tam da istediğim gibi bu hikâyenin sonunda kimse haklarımı okumadı. Türkiye idi bura, Hollywood senaryosu mu bu? Zaten hiçbir hakkım da kalmamış. Hoş  daha önce de pek olmamış. Ama ülkede Amerikan karşıtlığı oluşmuş ya, o yeter.

Görev tamamlanmıştı Rıza Baba,

Ve Amerika’da adamlar tam bir pislik çıkmıştı de mi?

Dog_Day_Afternoon

Dog Day Afternoon