ZAMANI GEÇMİŞ BİR İKTİDARIN MONOLOĞU

Akıl-Fikir, Gerisi Hikâye

Her şeye ben karar vereceğim ne olmuş?

Hemen her kuralı da ben koyacağım, ne var yani?

Savaş hikâyelerini övdüm evimde saklanırken ve abartılı aşkları kutsadım tacizlerle büyüttüğüm cinselliğimle. Hatırlamam kaç beden serildi çıplak kudretimle ve nedir yani, uzanmaktan başka bir görev vermemişse İlah size. Yanacaksınız!

Çıkarlarımı benim kadar seveceksiniz diye kavga çıkardım durduk yere ve durduramadım kendimi siz biraz soluk istediğinizde, şaşırdınız mı? Yıktırır mıyım sandınız kurulu düzeni mi?

Hangi dış mihraktı acep benim olanı elimden çeken ve hangi kitaptı kutsal görevi benden başkasına veren. Hey! Burası benimdir. Giderken, yanınızdan o hainleri de eksik etmeyin.

İyi de, eyvah… Böyle böyle yalnız kalmaz mıyım ben? Demezler mi nedir aga, nasıl olacak hep sen, hep sen. Bencilliğimle tanındım, kavgalarımla ve zorbalıkla. Herkes ağlarkenki kibrim, her şey ölürkenki sessizliğimle… Ya yaşlanırsam, o zaman üzerime çullanmazlar mı nefretleriyle?

Hadi be, nerede sizde o yürek! İşitiliyor cinstaşlarım, erkek bu erkek! Motivasyonum tembellikten mi geliyor dediniz, buna ne cürret! Eşitlik mi dediniz, hak mı dediniz, yer mi lan bunu bu millet!

Kurunun yanında biraz yaş da mı yanmış, ne olmuş? Hadi be, Remzi’nin kızına da mı aybolmuş? Ah be, yazık… Keşke yapmasaymış, düşmanların içinde kaybolmuş.

Ama bu alem cehennem, sönmez iki damla gözyaşıyla. Benim olmayacaksa zaten yansın, bitsin be bu dünya. Bozulacak düzenimiz, aklınıza yatar mı? Yetişin! Marjinal var! Yakalayın! Mala kastediyorlar.

Ne oldu, zamanım mı daraldı? Dün babamdan aldığım, bugün elimden çalındı.

Ama bilin ki elindekini ölmeden vermeyendir erkek!
Ve haksız öldüğümü kimse benden işitmeyecek.

Hey, okuyucu! Bir yeni bildirimin var.

Gerisi Hikâye

Aklı hafif bir panikle bulanıklaşıyor, başı beladaymış gibi hissediyordu. Elleri terlemiş, ezberi karışmış, yoluna kontrolü zayıflamış bir hâlde devam ediyordu. Son bildirim kontrolü, evden dışarı atılan ilk adımda yapılmıştı. Karantina genişliyor ve randevu saati yaklaşıyordu.

Bundan hoşlanmıyor fakat karakteri, onu kaçtığı şeylere geri sürüklüyordu. Panik duygusunun önüne geçebildiği zamanlarda, insanlarla iletişim kurmayı deniyor fakat çekincelerini arka plana itmeyi başaramıyordu. Tahammül edilen insan durumuna düşmekten korkardı. İstenmeyen misafir, sıkıcı iş arkadaşı ya da terk edilemeyen sevgili… Bazen kendisini anlaşılmaya cabalarken de bulurdu. Şimdiye kadar tatmin edici bir sonuca ulaşamamıştı.

Bugün de diğerleri gibi bir gündü. Telaşlar gerçekleri eziyor, neyin gerçek neyin fantezi olduğu bulanıklaşıyordu. Bir paket sigara karşılığında, biriktirdiği bütün öz güvenini harcamıştı. Acele et… Paranı cebinde, cümleni kafanda hazır et. Dikkat et, dert et; cüret et, gayret et; farz et, fark et; dert et, yine berbat et ve nihayet pes et. Sen bir paket sigara rica et, tarih kendisini tekrar etsin. Varlığın bugün de kimsenin varlığına hediye edilemesin.

Yürüdüğü yola hâkimdi ve gittiği yeri daha önce görmüştü. Bunlar güçlü artılardı ama bir gaye peşinde olması onu huzursuz kılıyordu. İnsanlarla bir başına kalmaktan korkardı. Rahat hissedeceği bir yer hatırlamaya çalıştı. Evi… Belki hiç çıkmamalıydı. Dur! Şimdi topluma karşı sorumluluğu yerine getir ve zinde kal. Telefonun ekranı yeni bir bildirimle aydınlandı. Ne olduğunu tamamen kavrayıp ekranı yeniden karartması belki saniyeden az sürmüştü. Durdu, nefesini düzenledi ve kapıdan hızlı bir giriş yaptı.

Hayatının tam bu anına damardan bir başlangıç noktası koymak istiyordu. Bugün görüşmesi olması gerektiği gibi geçecek, kendini kimseye yeniden açıklamak zorunda kalmayacaktı. Bu mekâna tekrar gelmeyecekti.

Kafasını toplamak için tuvalete gitti ve döndüğünde kendisine gösterilen sandalyeye oturdu. Randevusuna erken gelmişti. Tüm randevularına erken giderdi. Karşılaşma anını mükemmel kurgulamak ister fakat perde açıldığında yaşananlar, asla kafasındaki gibi gelişmezdi. Bu başarısız anları alakasız zamanlarda tekrar hatırlar ve sık sık da utanırdı. Yersiz utanmalar sırasında eli istemsizce o anı taklit eder, bu alışkanlığını da her zaman biraz garip bulurdu.

Telefonun ekranı aydınlanmadı ama yine de ekrana bakıyordu. Masaya saçılan kâğıtlar dikkatini dağıttı. Bir tanesinin üzerinde belirgin bir şekilde adı yazıyordu: Ferda. Belki bin belki on bininci kez yadırgadı ismini. Zihnini ağır çekimde yaşanan bir göz kırpış ile yeniledi. Kafasını topladığında yardımcı oyuncu masadaki yerini almıştı. Işıklar sönecek ve şov başlayacaktı. 3… 2… 1… Kayıt! Ferda ağzını açtı fakat içerden herhangi bir ses çıkmadı. Replik akıldaydı fakat karşıdaki aktrisin adını unutulmuştu. Detaylı planlar daha o anda yıkılmıştı.

Karşılıklı oturduklarında kesinlikle adil bir pozisyonda değillerdi. Ferda ne yapacağına karar verememiş, sürüklenmeye meyillenmişti. Bu eğilim masanın hissine hızla sinmiş, roller dağıtılmıştı. Ferda’nın yeni kurtuluş planı, üstün bir varlığın kontrolü ele alıp, karşıya sağ salim geçmesini sağlamasıydı. İçindeki Tanrı’yı ara ama bulama. Kork. Kontrolü kaybet. Kaç. Yalnızlaş ve de ki, işte bu yüzden adalet diye bir şey olmalı. Beni benden büyük kimseye emanet etmeyin! Bir süre için karantinanın büyüyeceğini ve kendisinin de bulunduğu bu yerde sıkışıp kalacağını düşündü.

Selam verdi çünkü herkes bilir ki kolaydır. Selamı kafa kaldırılmadan karşılandı. Ferda, bir davet almadığı hâlde sandalyesini masaya yaklaştırdı. Kadının elindeki kâğıtlara kaçamak bakışlar attı. Dikkatini yalnızca on saniye kontrol edebildi ve iç dünyasına doğru yumuşak bir geçiş yaptı. Şimdi aklında bir kez daha evi vardı. İçinde olmadığında huzurla hatırladığı bir sığınak.

Dışarıyla baş etmekte zorlandığı zamanlarda, aklına evdeki bir işi gelirdi. Kaçabilecek durumu yoksa kendini evde, o işi yaparken hayal eder, işin bütün adımlarını ince ince hesaplardı. Eve döndüğünde ise hepsi aklından uçar gider, ilgisini çeken herhangi başka bir şeye yönelirdi.

Oturduğu yerde, bacaklarını çocuk gibi salladığını fark ettiği o an, kendisine gülümsendiğini de keşfettiği andı. Karşısındaki otoriteden sızan şefkat içini rahatlatmıştı. Güler yüzlü otorite figürü, Ferda’ya hep annesini hatırlatırdı. Bu gülümsemeyi, annesini kaybedeceği yıla kadar ara sıra hatırlayacaktı.

“Aslında hoş bir ifadesi var.” diye mırıldandı ama sesi herhangi birinin dikkatini çekebilecek kadar güçlü değildi. Ferda’nın masadan artakalan kısımlarını hızla ama olabildiğince dikkatlice süzdü. Dudak kıvrımları arasına sıkışmış karanlık noktaları seçmeye çalıştı. Eski kocasının isminin de Ferda olduğunu söylemeyi düşündü. Ne kadar da cilveli bir tesadüftü… Yaklaştı, yavaşlamış bacakların sallanmaya hafifçe devam ettiğini hissetti. Ferda’dan yayılan titreşimler, aldığı nefesin düzenini etkiliyordu. Beklenenden fazla yaklaşan bir bacağın küçük dokunuşuyla irkildi, dudağını ısırır gibi oldu ve dedi ki:

“Yeniden gelmeniz gerekecek.”

Bunu söylerken istemsizce teklemişti. İki yıllık kariyeri boyunca sayısız kez kurduğu bu cümle, ilk defa duygularına sızmış, heyecanını kaybetmeye başlamış ilişkisi hakkında panik hissetmesine sebep olmuştu. Kendisini kontrol etmesi gerekiyordu. “Ben dosyanıza notumu yazıyorum. Bir sonraki ziyaretinizde ehliyetinizi geri alırsınız.”

“Bu kimin düşüncesi?”

Ferda konuşmaya beklenmedik bir şekilde yeniden dâhil olmuştu. Bu tansiyon altında bir miktar heyecanlanmıştı da.

“İstediğiniz her şey burada, çarptığım kişi de şikayetçi değil…”

Kadın, durumu Ferda’ya yumuşak bir dille açıkladı. Karantina gereği ofisi boşaltmaya başlamışlardı ve ehliyeti teslim edebilecek kişi binayı çoktan terk etmişti. Eğiliminden dolayı olacak, Ferda bu yeni duruma kolayca ikna olmuştu. Tekrar gelmeden ofisin açık olduğunu kontrol etmesi ve mutlaka yeniden randevu alması gerektiğini aklına yazmaya çalıştı. Karantina uzun süreceğe benziyordu. Rol arkadaşı, Ferda’yı yeniden göreceğine memnundu.

Telefonunu birkaç saniye önce kontrol etmişti ama ne saatin kaç olduğu ne de karantinanın taze haberleri hakkında bir fikri yoktu. Parmaklarını ekranda ustalıkla yeniden kaydırdı ve geldiği yöne doğru yürümeye başladı. Telaşı yürüme hızını biraz arttırmış fakat dikkatini de iyiden iyiye azaltmıştı. Şu an ehliyetinin cebinde olmasını çok isterdi.

Kendisine yüklenmemeye çalışıyor ama arabasıyla süzülen onlarca insanı da görmezden gelemiyordu. Aman be; nedir yani! Bir insan kaderi onu itmedikçe kahraman olabiliyor muydu ki? Kim hayatını doğru kararları vererek kurtarmıştı? Bir süper kahraman bile kaderinden kaçıp, normal bir hayat sürebiliyor muydu? Kim başına konan süperlikten kaçabilmişti? Belki de en süperi, kendini hakkıyla kabul edebilmekti. Geleceği yazacak bir kalem de olabilirdi ama daha çok sayısız şişeyi açacak bir tirbuşonu andırıyordu. Yaklaşmakta olan bu karantina günlerinde, bu mesaili görevi kimse küçümsemesindi.

Eğer kafası karışmamış ve hâlâ doğru rotada ilerliyorsa yolu yarılamıştı. Tüm diğer eskileri gibi, yarım saat önce yaşanmış bu başarısızlığı da hızla unuttu. Arzusuzluk duygusu her saniyeye sinmişti. Hissizlik beyinden sinirler yoluyla kaslara zerk edilmişti. Bu hâl altında gördüğü ve düşündüğü her şey, biraz da birbirini andırıyordu. Mutluluğun ve mutsuzluğun, beklentilerin ve arzuların yerleri karışmıştı. Üstüne üstlük üzerindeki çocukluğu hâlâ atamamıştı. Kendini hâlâ evrenin merkezinde hissediyor, çevresinde cereyan eden bu tatsızlıklar sebebiyle için için kendini suçlamaya devam ediyordu.

Mahallesine ulaştığında kullanamadığı arabasını bıraktığı yerde buldu. Bir köşesinin üzerindeki tozlardan kurtulduğunu, başka bir boyadan kalma renkli çizgilere bezendiğini fark etti. Sileceğin altına, kibar bir dille yazılmış ve telefon numarası eklenmiş küçük bir not kâğıdı iliştirilmişti. Okumadı. Bir an için eve hiç dönememiş olduğunu düşündü. Karantinanın etkisiyle aylarca sileceğin altında kalan kâğıdın yavaş yavaş çürüdüğünü hayal etti. Not sahibinin telefonunun hiç çalmayışını ve hayatına Ferda’nın kaybını umursamadan öylece devam edişini… Küçük anların toplamda bir anlama ulaşması, kararlı bir takipçiye ihtiyaç duyardı. Hikâyenin her detayını kahramanlardan bile daha çok bilen, önce heyecanlanan, sonra panikleyen ama sonunda mutlaka mutlu sona kavuşan izleyicilere… Hâlbuki gerçek hayatta kimse üçüncü şahısların hikâyeleriyle böylesine ilgilenmezdi.

Sen, evet sen! Sen olmasan, Ferda’nın hikâyesi, tozların altında her şey gibi çürüyen bir tesadüfler silsilesidir. Ve Ferda, senin orada olduğunu bilmediği için acı çekmeye devam etmektedir. Buraya bak ve sor ki, hayatını bir izleyici olmadan oynamaya devam edebilecek misin?

Ferda kafasını göğe kaldırdı. Karantinaya çekilen bir dünyanın yukarıdan nasıl gözüktüğünü merak etti. Oradan bir yabancı bakıyor olsa, doğru kararlar vermeye çalışan bağımsız insanlar mı görürdü yoksa karıncalar gibi hareket eden koca bir organizma mı? Ya da şu an dünyaya bakmakta olan bir astronot ne düşünüyordu? Dışarıda olduğu için kendini şanslı hissediyor muydu? Kafasında uzay istasyonunda yapacağı işleri kurguluyor muydu? İnsanı yeniden dünyanın dominant türü olarak görebilir miydi?

Arabası olmadan bu dünyada, saniyeler önce başlayan ama daha fark etmediği regl’inin etkisiyle, evine doğru yol alıyordu. Her şey bir kusuşla başlıyordu ama şu an mide bulantısından başka bir şey hissetmiyordu. Kusmaktan kork, korkundan kus, kustukça açıl, açıldıkça kus ve yeterince kustuğunda de ki işte artık temizim. Artık kusmaktan korkmuyorum.

Karantina daha yeni başlıyordu ve bugünün damardan konulmuş başlangıç noktası neydi, daha o bile çoktan unutulmuştu.

Her Yer Düşman Her Yer Bekleyiş

Gerisi Hikâye

Takip ettiği karanlık yolda son sürat, göz kırpmadan ilerliyordu. Doğru yolda olduğuna yüzde yüz emin değildi ama kesinlikle yanlış izi sürmüyordu. Alakasız anıları onu bir an yanıltsa bile buluşma noktasına en fazla bir kavşak geç kalacak, yine de tam beklendiği dakikalarda orada olacaktı. Hiç tanımadığı bu kurak tarlaların arasında yalnız olmak onu tek bir saniye bile korkutmadı. İstenmeyen misafir kontenjanına gönüllü olarak katılan bir karakteri vardı. Sıradan bir gün olsa yol aldığı bu hızın keyfini bile çıkarabilirdi, güçlü biriydi. Ama tam da bugün, karanlığın hakimiyeti iyiden iyiye ele geçirdiği şu dakikalarda, koca yalnızlığını kaldırabilecek takati kalmamıştı.

Kasabadaki gergin bekleyiş çok küçük bir hızla kalabalıklaşıyordu. Çiseleyen yağmurun altında kararlı kalmaya çalışan grup, neredeyse nefes bile almıyordu. Hava, görüşü zorlaştıracak kadar kararmış olsa da, ana yoldan uzanan far ışıkları kasaba halkının yüzünü aydınlatmaya devam ediyordu. Bütün kasabalı aynı yöne kilitlenmiş, bakışlarını ana yolun kasaba kavşağına çivilemişlerdi. Kavşağı umursamadan arkasında bırakan araç, koca ve parlak farlarıyla bir kamyon olduğunda, kasabalının yüzündeki telaş -ve bir kısmının yanaklarından süzülen yaşlar- rahatlıkla görülebiliyordu. Dağınık bir şekilde önlü arkalı bekleyen ehl-i kubur bu ortaklığı fark etmedi.

Motosiklet karanlığın yalnızca kendine yetecek kadar kısmını aydınlatarak ilerliyordu. Karbüratörden gelen türlü gürültüler dev motosikletin sıkı bir tamire ihtiyaç duyduğunu dile getirse de, şu an için bu feryadı umursayacak tek bir Allah’ın kulu yoktu. Motosiklet bölgenin tek motor tamircisinin 400 metre doğusundan geçmekteydi ama sürücü bunu fark etmedi. Yaşlı köpeği ile ne zamandır iyi bir ziyafet çekmediğini düşünen usta, 400 metreden fazla mesafede yaşananlarla ilgilenmeyi 40 sene önce bırakmış, nispeten tenha sayılabilecek bu kısır topraklara yerleşmişti.

Şimdi kalabalık, on beş senelik asfalt yolun üzerinde, öleceği kesinleşmiş bir grup ne kadar başarabilirse o kadar yaşayabiliyordu. Eski bir mezarlığın üzerine atılmış olan asfalt, kasabanın mazide kalmış zenginliğinin neyin üzerinde yükseldiğini anlatıyordu. Asfaltın altında sıkışmış ölüm kokusu, toprağın üzerinde hâlâ nefes almakta olan fanilerin korkusuyla birleşmişti. Tüm kalabalık sürücünün köye varmasını bekliyordu. Beklemek yorucuydu ama yapabilecek hiçbir şey yoktu.

Yolun ayrı yakalarında kıpırdamadan birbirlerini tartmakta olan iki vaşak, motosikletin aralarına girmesi ile bir an irkildi. Bir süredir sürmekte olan bu soğuk savaş, yüzü batıya dönük olanın şoku birkaç saniye atlatamaması ile son bulacaktı. Rakibinin dikkat dağınıklığından yararlanan soğuk kanlı katil, hasmını tam da ismine yaraşırcasına öldürdü. Kendi elleriyle dökeceği kana yalnızca birkaç kilometre uzaklıkta olan sürücü, bu kusursuz ve vahşi cinayeti de fark edemedi.

aa1

After Hours (1985)

Kalabalığın içerisinden biri, yolu biraz daha net görebilmek için öne doğru iki cesur adım attı. Yüzünden okunan emareler -komşularının aksine- heyecanlı olduğuna işaret ediyor gibiydi. Kıyameti kendi elleriyle çağırmış biri ne kadar telaşlanabilirse o da o kadar telaş duyuyordu. Pandoranın kutusunu açmıştı. Renksiz bir hediye paketi içerisinde kasabalıya sunduğu belayı, yüksek aristokrasiye yaraşır bir tragedyaya çevirmişti. 10 gün önce cereyan etmiş olan kasabanın en büyük ve en kolektif cinnetinin tek mağduru olmasına rağmen biraz da hepsi gibi kasabasına benzeyen bir insandı. Herkesle beraber kendi sonunu da getirmiş olma gerçeği bir an için keyfini kaçırdı. Gel gör ki intikam duygusu o kadar ağır basıyordu ki egosunu hiç olmadığı kadar kontrol altına almıştı. Ne olursa olsun bu artık bir kan davasıydı ve intikamının alınacağına emin olmak istiyordu. Ölümden kıl payıyla kurtulalı daha 10 gün olmuştu ama sahip olduğu intikam gayesi, şu an için kasabadaki en büyük yaşama motivasyonu olarak görülebilirdi. Kasabalıdan çaldığı paralarla verdiği sipariş kiralık katile ulaşmış, teslim anı yaklaştıkça kendisi de gitgide sabırsızlanmıştı.

Sürücünün tek düşündüğü şey kendisini arayan kişinin söyledikleriydi. Hayatı boyunca ağzına tek bir şarkı bile takılmamıştı ama şimdi telefondaki sesi aklından çıkaramıyordu. Duyduğu cümleleri kelimesi kelimesine tekrar etmek istedi ama bazı kısımları -önemli olduklarına emin olsa bile- anımsayamadı. Aklında kalan tek şey yardım çağıran çekici sayılabilecek bir ses, cebinde kalan kapısına bırakılan yüklü bir miktar paraydı. Gizemli sesin sahibinin şu an nerede olduğunu merak etti. Emindi ki kasabadaki işi bitince bu esrarengiz sesin sahibi saklandığı yerden hemen ortaya çıkıverecek ve kendisi onu görür görmez tanıyacaktı. Arkalarında alev alev yanan bir geçmişi terk edecek, uzun ve hiç tatmadıkları hazlarla dolu sakin bir yolculuğa çıkacaklardı.

aa2

After Hours (1985)

Elindeki telefona baktı, son arananların ilk satırında hâlâ motosiklet sürücüsü vardı. İlkel ve yabani bulduğu bu kalabalık içerisinde konuşacak hiç kimsesi kalmamış gibi hissediyordu. Belki hâlâ biraz gücü kalmış olsa bu kan revandan kendini sıyırabilirdi ama artık vazgeçmişti. Zayıf hayal gücü ve erdemsiz sayılabilecek iyi karakteriyle bir başına, gözünde bile canlandıramayacağı bir kötülükle karşılaşmıştı. Ne kasabalının sergilediği vahşiliği unutabilecek gibiydi, ne de yeni bir hayat kuracak gücü kalmıştı. Üstelik hayatta kalması onu takip eden yeni düşmanlar yaratacak, aniden hayranlıkla aklına dolan ve aynı zamanda kasabaya hızla yaklaşan intikam meleğini de bitmek bilmeyecek bir kaçışa sürüklüyecekti. Atılacak tek kurşunu vardı, intikamını ve sonunu bu atışa sıkıştıracaktı.

Sürücü, motosiklet üzerinde özgür ama sevgisiz bir hayat geçirmişti. Kötü anılar insanı bir parmak şıklatmasıyla yeniden yakalayabiliyordu, o da mazinin yükünden öylece sıyrılamadı. Rahatlamaya çalıştı, motosikletin selesine biraz daha yayıldı ve gidonun üzerindeki eli yavru bir kedi tutuyormuş gibi gevşedi. Sonu ne olursa olsun bu gizemli kavuşma yaşanacaktı. Hayatında belki de ilk kez ulvi bir amaç edinmişti ve bu görevi başarıyla yerine getirmek istiyordu. Kasabalı ektiğini biçmeli, intikam söz verildiği gibi alınmalıydı. Kasabadaki işi bittiğinde belki de ortalık yarı turistik bir kan gölüne dönecekti. Özlemini duyduğu doğanın tam da kalbinde, unutulmuş yemyeşil bir gölün çevresinde huzurla büyüyen çocuklar hayal etti ama ne yazık ki aklına bu tatlı hikâyeyi devam ettirebilecek başka klişeler gelmedi. Bir umudu büyütmek, çoğunlukla bir çocuğu büyütmekten çok daha zordu.

Kapı aralıkları karartılara, sanrılar tarifsiz sancılara dönüştü kasabada. Belki bir savaş taktiği olarak belki de tamamen beceriksizlikten dört saat önce başlayan elektrik kesintisi hâlâ giderilememişti. Karartma ortalığın havasını değiştirmişti. Kıyametin mübaşiri elinde telefonuyla, kendini Nazi bombardımanından saklanan ve iyi bir haber bekleyen karamış Londra gibi hayal etti. Gel gör ki Londra’dan farklı olarak bir sığınak ihtiyacı, burada hiç kimsenin aklına gelmemişti.

Vites pedalı tarafındaki pantolon cebinde taşıdığı bir tomar para, motosikletin sert virajlara girmesini biraz zorlaştırıyordu fakat sürücü bunu umursamadı. Kapısına bırakılan paranın miktarını ve kaynağını sorgulamamıştı. Çağrıyı almış ve şimdi yalnızca hedefine kilitlenmişti. Motosikletin üzerindeki koca vücudu, farklı düşünceleri yanında taşıyacak bir yer bırakmamıştı.

Kasabaya yan köylerden mezarcılar gelmiş, mezarlık piyasasında büyük bir hareketlilik başlamıştı. Durgunluktan ötürü uzun süredir yükseklerde seyreden fiyatlar da nihayet kırılmış, kalabalığa cazip teklifler sunulmaktaydı. Komşu kasabadan ticari zekasıyla nam salmış bir tüccar, fırsatı her zamanki gibi erken fark etmiş, iki kişi getirene üçüncü kişi ücretsiz kampanyası başlatmıştı. Kasaba nüfusunun tamamı ölse -ki öyle olacağa benziyordu- tam yedi kişi bedavaya gömülebilirdi! Lakin bu dev fırsata rağmen kimsenin cebinde bu miktarı ödeyebilecek para kalmamıştı. Kasabanın tüm zenginliği bir gecede kaybolmuş, elde avuçtakiler de yalnızca 1-2 gün içerisinde buhar olup uçmuştu. Kasabalı asla tahmin edemeyecek olsa da, kısa bir süre önce aniden kaybettikleri paraları, bir motosiklet sürücüsünün tozlu cebinde kuruşu kuruşuna kendilerine doğru geri dönüyordu. Hem bu önemli gelişmeyi fark edemeyecekleri hem de artık bu paradan bir hayır bekleyemeyecekleri açıktı. Tek umutları ölmemeye çalışmaktı.

Karanlığı yararak motora yol açan ince ön lastik, detayları öğrenmenin artık imkânsız olduğu başka bir savaştan kalma bir hayvan cesedine çarparak yerden yükseldi. Ölümle defalarca kez yüz yüze gelmiş ve bugüne kadar -ölümü bile- görmezden gelmeyi başarabilmişti. Kendisinden beklendiği gibi yine ustaca bir manevrayla motosikleti yere indirmeyi başardı ancak aniden karşısında beliren bir çift koca ve parlak far ışığının üzerinden geçmesinin önüne geçemedi. Ana yoldan çıkabileceği ilk kavşağı kaçıralı daha dakikalar bile olmamıştı.

Uzun bir süredir ayakta bekleyen ve zengin günlerden kalma silahını bir saniye olsun elinden bırakmayan muhtar, bir süredir ağzında tuttuğu salyayı yere tükürdü. Dudaklarını hafifçe araladı ve bakış yönünü çevirmeden yanında dikilen sıska komşusuna içini döktü:

“Hepimiz öleceğiz komşum… Hepimiz öleceğiz.” Az konuşmayı severdi ve bugüne kadar hiç yanılmadığı gibi yine haklıydı.

Ne de olsa insan kıyameti bir kez arayınca, kıyamet onu bir şekilde buluyordu.

aa3

Her Yer Düşman Her Yer Bekleyiş

Gerisi Hikâye

Gözlerini tek bir saniye bile ayırmaması gereken karanlık yolda son sürat, göz kırpmadan ilerliyordu. Doğru yolda ilerlediğine dair net fikirleri yoktu ama istikameti kesinlikle yanlış değildi. Dikkatini kaybetmezse gideceği yere en fazla bir kavşak geç çıkacak ama yine de tam da beklendiği dakikalarda orada olacaktı.

Kasabadaki gergin bekleyiş çok küçük bir hızla kalabalıklaşıyordu. İnce yağmurun altında kararlı kalmaya çalışan küçük grup neredeyse nefes bile almıyordu. Hava karanlık olmasa kimi yüzlerde yağmur damlalarının gözyaşlarına karıştığı kolaylıkla anlaşılırdı.

Motosiklet karanlığın sadece kendine yetecek kadar kısmını aydınlatarak türlü gürültüler çıkarıyordu. Hayatında hiçbir motoru yakından görmemiş biri bile sıkı bir tamire ihtiyaç duyduğunu hemen anlayabilirdi ama bunu umursayacak kimse yoktu. Hatta tam da bu saniyelerde, yaşlı köpeği ile birlikte ne zamandır bir ziyafet çekemediğini düşünen, sadece 400 metre ilerideki motor ustası bile.

Şimdi kalabalık, on beş senelik asfalt yolun üzerinde, öleceği kesinleşmiş biri ne kadar yapabilirse o kadar yaşayabiliyordu. O asfaltın ilk atıldığı yıllardan bu yana kasabanın ruhuna işlemiş olan ölüm kokusunun yerini belki de ilk defa derin bir korku alıyordu.

Yolun iki yakasından birbirlerini kesmekte olan iki vaşak, motosikletin aralarına girmesi ile irkildi. Uzun süredir sürdürülen bu soğuk savaş, yüzü batıya dönük olanın o irkilmeyi birkaç saniye atlatamaması ile son bulacaktı. Rakibinin dikkat dağınıklığından yararlanan soğuk kanlı katil, hasmını tam da ismine yaraşırcasına öldürdü. Bu kusursuz cinayeti, eli kana sadece yarım saat uzaklıkta olan sürücü fark etmedi.

doctor_who_dont_blink

Doctor Who

Kapı aralıkları karartılara, sanrılar tarifsiz sancılara dönüştü kasabada. Belki bir savaş taktiği olarak belki de tamamen beceriksizlikten dört saat önce kesilen elektrik hâlâ gelmemişti. Karartma kasabaya, Nazi bombalamasından korkan Londra havası katmıştı ama ne yazık ki bu vahşi kasabanın bir sığınağa ihtiyacı olabileceği bugüne kadar kimsenin aklına gelmemişti.

Vites pedalı tarafındaki pantolon cebinde taşıdığı bir tomar para virajlara sert girmesini biraz zorlaştırıyordu fakat sürücü bunu umursamadı. Üzerinde taşıdığı paranın miktarını ve kaynağını sorgulamayacak kadar hedefine kitlenmişti. Motosiklet üzerinde koca vücudundan başka, düşünceleri taşıyacak pek bir yer kalmamıştı.

Kasabaya yan köylerden mezarlıkçılar gelmiş, mezarlık piyasasında büyük bir rekabet başlamıştı. İki kişi getirene üçüncü kişi bedavaydı. Kasaba nüfusunun tamamı ölse -ki öyle olacağa benziyordu- tam yedi kişi bedavaya gömülebilirdi. Lakin yine de kimsenin cebinde bu miktarı ödeyebilecek para yoktu. Tek umutları ölmemeye çalışmaktı.

Karanlığı yararak motora yol açan ince ön lastik, daha önceki kim bilir hangi savaştan kalma, tanınamaz hâle gelmiş bir hayvan leşine çarparak yerden yükseldi. Ölümle defalarca kez karşılaşmış ama bugüne kadar görmezlikten gelmeyi başarabilmiş Beyaz Kan lakaplı kişi, ustaca bir hareketle motosikleti yere indirmeyi başardı. Ancak karşında beliren ve yola çıktığından beri gördüğü ilk ışıklar olan bir çift farın üzerinden geçmesine engel olamayacaktı. Ana yoldan çıkılabilecek ilk kavşak kaçıralı daha bir dakika bile olamamıştı.

Trumbo_2015

Trumbo

Uzun süredir ayakta bekleyen ve silahını bir saniye olsun elinden bırakmayan muhtar, ağzında uzun süredir tuttuğu salyayı yere tükürdü. Dudaklarını küçücük araladı ve yanındaki kendinden daha sıska olana dedi ki: “Hepimiz öleceğiz komşum… Hepimiz öleceğiz.”

Bugüne kadar hiç yanılmadığı gibi yine haklıydı.

Ama’dan Önce Gelip Hızlı Hızlı Geçen Cümleler

Akıl-Fikir, Gerisi Hikâye

Savaş daha zengin muhitlerine sıçramamıştı, fabrikalar bir müddet daha çalışacak gibi görünüyordu ama mahalleler huzursuzlanmaya başlamıştı. Ele ne geçse bileyleniyor, sevginin sarılabileceği hiçbir şey bırakılmıyordu. Sokağın bıçkın delikanlıları abilerinden öğrendikleri yarım yamalak taktiklerle muharebe pozisyonları alıyorlardı.

afro_samurai

Afro Samurai

Ne cehennem ne de kalpler alev alev yanıyordu ama itfaiyeler gece gündüz çalışıyordu. Cehenneme atılacak son odun da yandığında beyaz dinin mensupları sevabın yenmeyecek bir şey olduğunu anladılar ve günahın yeni tanımını bir sanatçı hassaslığında ince ince yeniden işlediler.

Fırtınalar hâlâ yaşanıyordu ama artık rüzgâr tutku taşımıyordu. Evler günah geceleri ile değil, ya yavşak müteahhitlerin kaçırdığı malzemeden ya da ambulansların taze yaralılara ulaşamamasından dolayı yıkılıyordu.

Havalar soğuktu ama depresyon hırkaları artık giyilmiyordu. Ölüm kokusu tekrar ciğerlere bastığında, en temel hücreleri gibi insanlar da bireysel davranmaya karar veriyor ve hayatta kalmaya çalışıyordu. Yaşamak için uygun bir an yaratılmış olsaydı kim bilir genlerimiz nerelerde çoğalmaya çalışıp hangi güzel duyguları yeşertebilecekti.

Lucy

Lucy

İstanbul’da yaşamak gitgide zorlaşıyor ama başka bir yere gitmek de hiçbir şeyi çözmüyordu.

Boğaz’ın En Güzel Göründüğü Yer

Gerisi Hikâye

Tam atlayacağım, bir gülme geliyor, emin olamıyorum…

Karşımda, boğazın en güzel göründüğü yerin neresi olduğunu en az bir kez sorgulamış, bir ya da bir buçuk milyon insan. Bu sorgulamada -kısa bir süre için- hesaba katılması gereken kişi olarak bendeniz, manzaranın en şaşaalı yerinde yerimi aldım, bekliyorum. Büyük şehir yaşantısının eksantrik bir parçası olarak, iki -ya da dört- ucu karaya dayandırılış o sembolik köprüde ilginç bir enstantaneyim şu an.

Hiç korkmamış olmama rağmen korkuluklara sıkıca tutunmuş manzarayı izliyordum. Ellerim soğuk demirleri bırakıp, yılların getirdiği alışkanlık ile sigara paketini yokladığında, yerküreye diklemesine uzanan yolculuğum başladı. Ve ne yazık ki -belki neyse ki- yukarı doğru değil.

Her şey çok hızlı gelişmişti… Belki vazgeçmemi önerecek optimist amcaları, en azından bi’ (tek gelen yandaş çıkabilir, biz iki desek daha iyi sanırım) haber ajansının gelmesini bekleyebilirdim ama olmadı işte. Zaten hayatım boyunca etkileyici bir girişe imza atamamıştım. Bugün bu noktada olma sebeplerimden 16, hayır hayır 17.’si de buydu.

nebraska_movie

Nebraska

Ve düşüyorum… Şu ana kadar büyük sıkıntılarım yok. Korkmaya başlamış ya da heyecanlanmış değilim. Nasıl ki kalabalıklar daracık biçimsiz kaldırımlara sıkışmış yaşamlarına sorunsuzca devam ediyorsa bende de öyle, bir farklılık yok. Eskisinden daha değerli ya da değersiz değilim, her şey yolunda. Yanılıyor olabilirim ama 4 ya da 5 saniye sonra dünyaya çarpacağım. Suda başlayan insanlık tarihini tekrar suya çekme çabam umarım muhafazakâr bir tavır olarak algılanmaz. Yoksa hayat toprakta mı başlamıştı? Ya da rahimde belki.

Bazen izleniyor gibi bir hisse kapılır ya insan, işte bu da o anlardan biri ve muhtemelen gerçek olma ihtimali en yüksek olan. Beni dürbünü ile izleyen sen, dostum… Orada olduğunu biliyorum. En mahrem anımda gözlerini kırpmadan beni izlediğini de. Bu sapıklığın aramızda dostum, hayatta tek bir şeyden eminsem o da bu sırrını mezarıma götürecek oluşum. Bu yarı ölüyü izleyişini gören başka bir gizli göz varsa onu bilemem ama. Bu konuda kesin bir şey söylemek gerçekten zor. Ama sakın unutma ki ben yukarında her sevişmeni rahatlıkla izliyor olacağım. Sen de düşüyorsun olacaksın ve hepimiz izleniyor olacağız.

boğazın_en_güzel_görünen_yeri_1

instagram.com/mokan.bey/

Hepimiz suya doğru düşüyoruz da bazılarımız yaşlılıktan ölüyoruz galiba, bu yolculuk da çok uzadı. Boğaz’ın en güzel göründüğü yeri aramak son derece tehlikeli imiş aslında. Yasak olanın kışkırtıcılığı, güzellik arayışımızın üzerine basıyor gibi çoğunlukla.

Hepimiz suya düşüyoruz da, bir kısmımız oturduğu yerden Boğaz’ın en güzel yerinin neresi olduğuna karar vermeyi reddediyor galiba.

En azından yüzde 1 belki de 2 buçuğumuz, anca o kadar varız sanırım.

Anlatmadan Bilemeyeceğin Şeyler Var

Gerisi Hikâye

Hayır elektrik gelmemişti, gün doğmuştu

Ve hayır, akşam oturduğum bar taburesinde değildim. Sahildeki o bara bu kadar çok insanın sığması mümkün değildi. En kalabalık masa, benim tam da ortasında oturduğum grup idi. Hatta tek oturan bizdik galiba.

Sabahın bu saatinde, bu garip yerde, bu kalabalığın başımda ne işi var acaba?

Gece ellerim masada bir şey mi arıyordu, yoksa masada olmayan edepsiz bir yerlere mi ulaşmaya çalışıyordum emin değilim… Tam o sırada her yer kararmıştı.

Ah evet! Karanlık en derin korkularımı depreştirdiğinde, aklıma en çılgın hikâyem gelmişti. Bu hikâyeyi bir romanda mı okumuştum, bir filmde mi görmüştüm yoksa benim başıma mı gelmişti emin değildim. Hiçbir zaman olamadım ama anlattım. Anlattıkça yaşadığım kaderim…

Cümlelerim kendi ölümümün kendi ağzımdan olacağına eriştiğinde, tabii ki kimse bana inanmamıştı. Yok yok, intihar etmeyecektim… Bilinçli veya yanlışlıkla kendi kendimin katili ya da azmettiricisi de olmayacaktım. Sadece bu hikâyeyi anlatacak, sırası ile yaşamam gerekenleri yaşayacak ve sonunda -biraz da herkes gibi- ölecektim.

Neden mi? Çünkü ölüm hikâyem, -biraz da herkesinki gibi- ölümümle sonuçlanıyordu. Azrail çok uzun süredir anlatmamı bekliyordu… Ne olacağını az çok biliyor, sadece yaşansın diye bekliyordum.

Bu güzel sabah, hayatımın bu son sefil kısmının kaçıncı günüydü acaba? Gelişmelere bakarsak dördüncü gün başlamış olmalıydı. Lanetlerin hiç bitmediğini varsaydığım üç koca gün… Gerçekten yaşandı mı bilmiyorum ama hâlim de ortada… Öyle ya da böyle, neyse ki geçmiş, bitmiş, gitmiş. Korkacak bir şey kalmamış, gönül rahatlığı ile ölebilirim. Yani sanırım öleceğim.

Birazdan hayatım boyunca beni takip eden, her yerde çalan ama bir kişinin bile eşlik ettiğini duymadığım o şarkı çalacak. O gece elektrik kesintisinden önce barda da çalan hani. Ve önceki sabah yanımdaki kadının kulaklığından da duyuluyordu. Ve ondan önce de belki binlerce kez… Ve birazdan yine duyulacak. Son kez.

Başım ağrıyor. Sıradan akşamdan kalmalarım gibi değil. Üstelik biraz kanamam var. Daha önce de olmuştu.

Öyle ya, masadakiler bana inanmadığında sinirlenip o karanlıkta mekânı terk etmiş olmalıyım. Karar anı geldiğinde bunların olacağını biliyordum. Gözlerim kararacak ve ellerimin kontrolünü kaybedecektim. Soyutlama zannetmiştim hep. Değilmiş. İnsanın en büyük güven kaynağına, ışığa ulaşmaya çalışacaktım. Bu kesintide o kaynak tabii ki deniz feneri olacaktı ve beni bir kayıkçı bulacaktı. Aman ne egzotik!

Beni görünce kaderimin bekçisi harekete geçmiş, kürekleri kuşanmış olmalı. Çok kibar olduğunu çok eskiden beri bildiğim kürekçim, ıslanmış paçalarım için özür bile dilemiştir.

Kayık bildiğim bilmediğim koylar arasında dolanırken, kendimi azıcık tanıyorsam yine o şarkıyı mırıldanmışımdır. Hayatımın en kritik anlarında sesi bir yerden oynaşa oynaşa gelen ve birazdan yeniden, son kez çalacak olan şarkı. Sahi şarkı nerede kaldı?

Kaptanım kederime dayanamayıp, bana 3 dileğimi sormuş olmalı. Belki de sadece hayattan ne beklediğimi merak etmiştir. Teselli için malzeme toplamaya çalışıyordur bilinç altımdan. Öleceğimi bilen ben, sevdiğim o güzel insanı düşünmek için 3 gün istemiş olmalıyım. Çünkü ne yan yana gelebileceğimize dair bir inancım var, ne de üç günden fazla onu düşünebilirim. Deliririm. Çünkü çok isteyip alamayan insan delirir. Bugüne kadar delirmediysem, hiç 3 gün içmeden durmadığımdandır. İçince insan hep farklı şeyler ister.

the-seventh-seal

The Seventh Seal

Seni kimseye sızdırmadan düşünebileceğim üç günüm var diye sevindim ama beklediğim gibi olamadı. Gündelik hayat kronik olarak dakikalarımı çalarken, gün diye hesapladığım şey sadece bir iki saatten ibaretti. Şimdi ise kimsenin dikkatimi dağıtmadığı ve sadece seni düşündüğüm üç günüm var. İşler iyi gitmiyor. Daha onuncu dakikada tehlike sinyalleri çaldı. Telefonumda adını sadece geçmiş mesajlara bakarak hatırlayabildiğim kişilere sığınamayınca hayat zorlaştı.

Altımdaki uslu deniz, Nuh’un gemisine yetişememiş ejderha torunlarının öfke nöbetine dönüştü. Hem atalarına hem dünyaya kızgın son temsilciler, denizi fıçının ilk birası gibi köpürttü. Dalgalar ve üzerindeki çaresiz kayığımız o kadar yükseldi ki hızla yaklaştığım kartalın bana göz kırpışını gördüm. Korktum ama korktuğum avcı kuş değil, gözünde gördüğüm yansıma oldu. Ardımda, dalganın peşi sıra yükselen köpek balıkları vardı. Daha önce kuşağımın en iyi beyinlerinin çılgınlıkla yıkıldığını ve histerik çıplaklıkla açlıktan geberdiğini de görmüştüm ama bu kadar sarsıcı değildi. Köpek balığının dişlerinin arasında yarınımı izledim. Felç olmuş bakışlarım ve balığa kürdan bile olamamış vücudumla oradaydım.

Sular tekrar dinginleştiğinde yanlışlıkla girdiğim korku filmi daha başlamamıştı bile: Son Dileğin Laneti. Fonda yine o keyifsiz şarkı çalıyordu ve ilk defa ortama çok yakışmıştı. Üzerime üzerime gelen saniyeler, şarkı gibi ahenksiz aksaklıklar taşıyordu.

Delirecek kadar vaktimin olduğunu fark ettiğimde, sularda sallanmamış tek bir güzel anımız kalmamıştı. Hasretle andığım günler çoktan arka koltuktaki Scareface bez bebekler dönmüştü. O bebek benimle oyun oynamak istediğinde, gelmiş geçmiş bütün kabusların birleştiğini hissettim. Boğazıma bıçak dayanmadan soluğum kesildi. Konudan habersiz parmaklarım kanamaya başladı. Kendimi korumak istedikçe kendi kanıma bulanıyor, vazgeçip ellerimi açtığımda tekrar o güvensizlik hissiyle sarsılıyordum. Ne kadar devam etti bilmiyorum.

Ama burası güzel parkmış, keşke yaşarken de gelseydim. Daha ölmedim gerçi ama pek farkım da yok hani. Kalabalık çevremde büyüyor. Birinin telefonu çalıyor. Tahmin et melodisi ne…

Kalbime masaj yapan adam, işte seni tanıdım. Beni olmam gereken yere götürecek rehberim. Beni gördüğünde gözünde hem nefret hem de hasret belirmiş olmalı. Şimdi rolünü çok güzel oynuyor.

0b5be7b3252414ec7311aa3c3170eeda

Stalker

Peki diğer yanımdaki sen misin? Bu beklemediğim bir şey işte. Hayat insanı her an şaşırtmaya devam ediyor. Bu güne kadarki ölüm öngörülerimde seni hiç fark etmemiştim. Ne kadar da güzelsin. Tarihin en eski çağlarından beri biriktirdiği bir güzellik. Belki de hayal görüyorum… Belki de hep biraz hayaldin.

Dan!

Ve arkasından tam üç kez daha patladı silah. Kalabalık yarıldığında silahın namlusu ile göz göze geldim. Ah be, yanımda olmak için neden bu berbat bir anı seçtin ki?

“İşte bu yavşak!”

Silahlarla beraber kalabalık da bana dönüyor. Ben insanlığın son diyetiyim. Kendilerinden bir parçayı feda ediyorlar şu an. Tanrılar kan istiyor ve bir silah daha patlıyor. Bu sefer ne istediğini bilen bir kurşun havayı yararak üzerime doğru geliyor.

Kalabalık kurşundan mı, panikten mi yoksa korkudan mı bilmem yerlere serilmeye başladığında, son kurşun hâlâ görebileceğim bir yerdeydi. Benim elim yüzümde, seninki omzumda… Gözümü kapatıyorum. Çığlıklar devam ediyor. Yavaşlamış, kulak zarlarımı titreten korkunç çığlıklar. Dünyanın gelmiş geçmiş en kötü insanını doğuran annenin bağırışları… O çocuğun ellerinde ölen milyonlarcanın yalvarışları… Hepsi hepi topu bir saniyenin içinde toplanmış. Senin omzuma dokunduğun o saniyenin.

Gözümü açtığımda her yer kararmış. Ama göz kapaklarım hâlâ açılıp kapanıyor. Görüşümü kapatan benim kanım değil…

Ah be, yanımda olmak için gerçekten çok kötü bir an seçtin. Bir ömürlük ızdırabın birkaç saniyede yaşanmış hâli kadar kan kokan bir nokta. Evrende ikincisi olmayan bir zaman dilimi ama bunu sana yapamam… Yanlışlıkla da olsa ikinci dileğimi diliyorum. “Sakın ölme, ne olursa olsun sakın şimdi ölme…

Bağrışmalar depremden sonra gelen tsunami dalgası gibi çığlaşarak üzerime vuruyor. Gözlerim hâlâ kan. Elin omzumdan düşüyor. Şimdi sen de bağırıyorsun. Parmaklarım hâlâ kanadığından bileklerimle gözümün önündeki kanı temizliyorum. Bana doğrulmuş silahların sahipleri bile bu tarafa bakamaz olmuşlar. Önüme beyninden bir parçanın düştüğünü görüyorum. Sanırım sen kurcaladıkça yenileri de geliyor. “Ne oldu bana! Ne oluyor!” diye bağırıyorsun. Bağırışların hiç bitmiyor. Seni sarmak istiyorum, yüzümü sana çeviriyorum, gözüm bu sefer yüzünden fışkıran kanlarla doluyor. Ellerimde bir parça derin.

Ben yaşayamazken sen de ölemiyorsun.

Bunların hepsinin gerçek olup olmadığını merak etmeye daha fazla cesaretim yok. Son dileğimi diliyorum. “Keşke beni hiç tanımamış olsaydın.” diyorum ki genelde bu cümlede senin yerine hep kendimi koyardım. Kan azalıyor, suratlardaki korkular azalıyor, koşuşanlar ve hatta havadaki kurşun kokusu azalıyor… Ben azalıyorum ama gerçek azalmıyor. Son gerçek… Bu aptal şarkı eşliğindeki yaşanan hakikat: Ölüyorum.

pied-piper-seventh-seal

The Seventh Seal

Yaşandığı için mi oldu yoksa olduğu gibi mi yaşandı… Tek bildiğim aslında iyi niyetli bir dileğim vardı. Ama iyi şeyler istemek, iyi bir insan olduğun anlamına gelmiyor.

Ölüyorum gerçekte ne olduğunu aslında belki de bilmeden, kimse bilmiyor. Şimdi keşke hiç anlatmaya başlamasaydım diyorum ama anlatmadan nasıl bilebilirdim ki? O şarkıyı duymazdan gelmeye daha ne kadar devam edebilirdim ki?

Hayır kesilen elektrik değil, batan güneşti. Ve hayır bu epikriz benim değil… Senin hikâyendi.

Sokakta Ne Söyledikleri Anlaşılmayanlar Sadece Satıcılar Değildir (Ya da Sokak Kimisinin Dükkânı Kimisinin Evi Kimisinin de Hiçbir Şeyidir)

Akıl-Fikir, Gerisi Hikâye

“Bende kutusuyla var, sende dursun.”

Geçmek istediğim kapıdan beni almamak için saldıran yumuşak kalpli düşmanım konuşmaya başladı. Aslında yaralanmadığımı anlatacaktım ama tehdit gibi kurulmuş bu cümle ile artık bantlayacak bir yerim vardı. Aklım… Fikirlerim yırtılmıştı, bir yara bandına hayır demeyecektim. Olmadı cüzdanımda kullanılmayan prezervatifler kadar manalı bir yer bulurdu kendine. Gardiyanımın elindeki mızrakta nedense kan yoktu. Tadına bakmak için onu ağzına sokup, emmiş olmalıydı. Erotizm savaşta bile nefes alabiliyordu.

“Bir bulmaca ile seni içeri alabilirim ama ne yazık ki aklıma hiçbir soru gelmiyor.”

Nedense bu cümleleri söylerken bana gereksiz yere dokunma ihtiyacı hissetmişti. İç organlarımı bile gıdıklayan bir sesle konuşan bekçi, kulak zarlarımla beraber nöronlarımı da titretti. Sokak ve bacaklarımın aralarında başı boş dolanan tüm yuvarlar iş bulmuşçasına beynime hücum etti. İkinci el cümleler, beynimden görev yerlerine giderken kapıyı kilitlemediklerini hatırlamış gibi birden durdular. Telefonları çalmış gibi yapıp geri döndüler. Duygular devrik, his tanıdıktı. Hepsi hepsi hazzının hemen unutulduğu, alışkanlıktan yapılmış bir istimna.

Son buzul çağının sonlarından bu yana, 120 bin yıldan beri böyle bir soğukluk görmemiştim. Ceza indirimi alsın istediğim bekçiyi tahrik edebilmek için son şansım kaçıyordu. Donmuş tenimle buzul denizinde ilerleyen bir gemiye dönüşmüş, burnumu yanlış yerlere sokmuş, batmakta olan bir dev bir faciaya, genel geçer bir ihtimalsizliğe dönüşmüştüm. Meni patlaması yersiz gerçekleşmiş, şevk hızlı bir yorgunluğa dönüşmüştü. Özgüven, terli duygular ve ayıp sözcükler kalmadığında böyle olur. Noktalama işareti gibi sonradan anlamlandırılmış bir sigara yakılır… Bir dala iki vücut sığdırılır… Ne yazık ki o da yersiz yere ıslanmıştır.

“Kapısına çadır kursam bari.”

Böyle dedi bir tarafım, diğer tarafım ise içeri girme isteğini bastıramıyordu. İçerideki üzüm bağına dalmak isteyen yanım dostunu duymadı bile. Ayakların kontrolü hâlâ onun elindeydi.

“Ateşi söndürür, karanlıkta gözlerimizi kapatmadan kör ebe oynarız.”

Sığınakçı tarafım ikna çabalarına devam ediyordu. Aklında dışarıda yalnız kalmayacağı inancı olmalıydı. O an hangisinin fantezilerin daha garip olduğunu bilemedim, tatmine giden yolları hayal gücü ile sınırlıydı.

“Gece dışarıda azgın geyiklerin ulumalarını aç ayı sesi sanırsın.”

Omurilik soğanının oralardan gelen bu uyarıyı mücadeleci olmayan tarafım duymazdan geldi. Maceracı taraf içeriye alttan, kaçamak bir bakış attıktan sonra iç çekip, olanları görmezden gelmeye karar verdi. Bekçi de, ajitasyonların çoğu gibi coşkulu ama anlamsız sözlerini kendine saklayınca, üç maymun oyunu bitmemek üzere başladı. Ya da tekrar başlamamak üzere bitmişti.

“Şiiişt!”

Featured image

Hayattaki her şey gibi bu yaşananlar da tek başına iyi ya da kötü bir şey değildi. Bir çözümleme yapabilmek için yanına bir vuku daha koymak gerekiyordu. Fikirleri de hayatı da türetmenin bilinen başka bir yolu yoktu. Zaman hiçbir şeyi göstermeyecek ama anlamak için güzel fırsatlar yaratacaktı. Cüzdanlar, kutular ve bizler dolup dolup boşalacak, okyanuslar buharlaşsa bile akıl ve yüzümüzdeki ıslaklık hiç kurumayacaktı. En azından hangi kelimelerin beklendiği belirtilmemiş cümleler artık kurulmuştu. O da bir şeydi.

“Şey…”

Sen Öldüğünde Uyuyordum

Gerisi Hikâye

Yükseklik korkumla beraber tepetaklak, kamikazenin en üst noktasında bekliyordum. Ayaklarım dünyanın kütle çekimi ile kafamın yanına gelmeye çalışıyor ancak kararlı bir kemer ile engelleniyorlardı. Ne yapacaklarına genelde kendileri karar verir, şahsen ben istemediğim yerlere gitmelerine engel olamazken, kemer her istediğini alıyordu. Kendimi sırf bu yüzden bile güvende hissedebilirdim. Ama çok yüksekte ve terstim.

Ne ileri gidiyor, ne geri düşüyorduk. Her sıkıldığımda -ki günde 21 kez falan- yaptığım gibi kafamı kaldırıp gökyüzüne bakayım dedim, malum bakamadım. Sağımı solumu kontrol ettim. 14 saatlik New York uçuşundaymış gibi bir edayla çaprazımda oturan adamın Marlboro’su, gömlek cebinden aşağıya düştü. Amerika hayali oldukça pahalıydı, düşüncesi bile masraf yaratıyordu. Uçak bir anons yapacak gibi uyarı sesi verdi. Bip. Bip. Bip. Adam sesi de sigarayı da sallamadı.

Öylece duruyorduk ve garip bir şekilde kimse hâlinden şikayetçi değildi. Bip’lemeler belki de oyuncağın bozukluk uyarılarıydı. Tabii ya öyle olmalıydı ama kafesteki atmosferin sakinliği beni garip bir şekilde rahatlatmıştı. Bozuk dev bir alette olamayacak kadar huzurluyduk. Gözlerim karşımda ters duran koca balerin eteklerinde savrulan insancıklara takılmıştı. Uzun bir süredir o yöne baktığımı fark edince, kendimi kadının eteğinin altına bakıyormuş gibi hissettim. Hızla kafamı ahtapota çevirip o düşüncelerden uzaklaştım ama aklıma takılmasını da engelleyemedim. Ya sesler Rus görünümlü balerinin eteklerinin altına saklanmış bir bombaysa? Irkçılık biraz yükselmişti ama bu kadarı da benim paranoyalarım olmalıydı. Ne olursa olsun güzel balerine zarar gelsin istemezdim.

Bacağımda bir titreşim hissettim, hemen arkasından çirkin bir melodi duyuldu: Bip Bip Bip. Elimi atacak oldum, atamadım. Kemerler bir kez daha vazife başındaydı. Görevleri arasında sadece beni tutmak vardı sanırım, telefonu tutan olmadı… Süper akıllı telefona uçma aplikasyonu da yüklenmemişti, hızlı bir düşüş başladı. Yanımdaki ile göz göze geldim. Sanırım düşen aslında onun telefonu idi. Üzerime alınmamın tek sebebi titreşimlerin melodiler gibi özelleştirilememesi ve adamla olan aşırı iç içeliğimdi. Tuhaf. Şu ana kadar bu kadar yakın oturduğumuzu fark etmemiştim. Adama tekrar döndüm. “Zaten telefonu açasım yoktu, boş ver.” dedi. Aslında telefonlar hakkında söyleyeceklerim vardı ama benim de konuyu açasım gelmedi. Telefon aşağı düşerken bip’lemeler hızlanmıştı. Uzaklaştıkça sadece kesintisiz, uzun, düz bir sese dönüştü. Ya da bana öyle gelmeye başlamıştı bilemiyorum. Hiç durmadan kaybediyorduk.

Featured image

Sen öldüğünde uyuyordum. Hemşire geldi, kulak tırmalayan kesintisiz bip sesini çıkaran aleti kapattı. Senin yüzünü örttü. Baş ağrılarım için ilaç önerdi.

Sen öldüğünde uyuyordum çünkü insan uyur. Yapması gereken bir şeyler varsa kendini yorgun ve depresif hissederek, yapılacak hiçbir şey kalmadıysa yalnız, hem sıkıntı hem huzurla uyur. Pastaneye indim, poğaça aldım. Yapacak bir iki saçma işim vardı. Tahminen annenler daha haberi almadan hastaneden çıktım.

Poğaça ağzımda şişti. Nefessizlikten ölecek gibi oldum. Derin bir nefes verdim.

Huuuhh.

Bazen Duygular Yeterince Açıktır ya da İki Dudağın Arasından Çıksın Diye Bekleme

Gerisi Hikâye

Çok güzel bir ofisi vardı. En az -neredeyse griye çalan- buz mavisi gözleri kadar.

Sadece dudaklarıma bakıyor, ekrana bakmadan elleri klavyede notlar alıyor ve hiç durmadan sözlerimi onaylıyor gibi kafasını yukarı aşağı sallıyordu. Günüm uzun, işim kısaydı. Günümü güzelleştiren yabancı dudaklarımdan dökülen sözcükleri gözleri ile soyarken o kadar etkilenmiştim ki, gündüzlerimin tekrar kış gelmiş gibi kısalmasını bile kabul edebilirdim.

Baharın geldiğinin kanıtı üç cemremin bakışları uzadıkça, dudaklarımdaki kıştan kalma çatlaklardan utanmaya başlamıştım. Öz güvenim yıkılmak üzereydi. Bakışlarım kaderimin master yazarından kaçmaya başladı. Başka yerlere bakmaya çalışarak şuursuzca konuşmaya devam etmeye çalışıyorum. Göründüğü kadarıyla benden daha kaba olan bir yabancı, kapıyı vurmadan yavaşça içeri girince suçluluk duygum birden dağıldı. Yaşama sevincim ile aramızdaki bağ o kadar güçlenmişti ki, klavye ustası süper kahramanım birinin geldiğini fark etmedi bile. Gözleri dudaklarımda, harikalar diyarının kuyusuna düşmekte olan tavşan gibiydi.

Odaya giren yersiz, onu umursamayışımıza aldırmıyor, üzerime üzerime geliyordu. Suratında bir gülümseme ile yanımda durdu. Ayakta durmasına rağmen eğilerek kafasını benim kafamın seviyesine, hatta benim kafamın yanına kadar indirdi. Dudaklara bakmaktan kendini alıkoyamayan kalp kırıcım dikkatli bakışlarını ona çevirmiş, uçları dünyanın kütle çekimine yenik düşmüş dudaklarımı çoktan unutmuştu. Vefasız aşkım kendisine doğru atılan öpücükleri -ya da her ne iseler- sessizce karşılamaya başladı. Eğer odadaki saatin tik tak’ları olmasa standart sokak gürültüsünü unutup, sağır olduğumu düşünebilirdim.

Ofisten ayrıldığımda işim bitmişti. Profesyonel ömür törpüm, hem beni hem evraklarımı halletmişti. İmza karakteri anlatır derler… Aylık maaş + yol+ sigortaya çalışan katilimin nasıl biri olduğunu anlamaya karar verdim. İmzasından dudaklarımdan çıkamamış ama dudaklarda biten bir hikâyenin nedeni bulacaktım. İmzanın yanına iliştirilmiş, pembe kağıda özenle yazılmış bir not vardı. Sağır kalbime haykırılmış, aşk provokatörümden duygularımı kışkırtan bir cümle…

“Dudakların çok güzel.”

Featured image

Bugün hayatı okuma şekliyle dünyaya bakışımı değiştiren, kulakları duymayan ama kalp ritmi David Gilmour sololarına taş çıkartan sevgilim ile onuncu yılımızdayız. Ve on yıldır onunla ilgili “benim gibi birinde ne bulduğu”ndan başka anlamadığım hiçbir şey olmadı.