Bahsetmeden yapamadığımız şeyler var hayatta, değil mi? Söylemeden asla geçemediğimiz konular… Mesela dün gece diye başlayan hikâyeler var. Var ya… Dün gece… Dün gece var ya… Dün gece acayip iyiydi!
İyiydi, biliyorum, çünkü sordum… Evet evet, direkt sordum nasıldı diye. Onay almasam rahat edemeyecek gibiydim. Dedi ki, iyiydi ya… Hmm, iyi. Bir ara bir ses dikkatimi dağıtır gibi oldu dedi ama bu cevap benimle ilgili değildi. Deneyiminizden ne kadar memnun kaldınız diye sordum, 1 çok kötü, 5 çok iyi.
İyiydi dedi ama iyi neydi ki? Neyin iyi olduğu da inanılmaz hızlı değişiyordu zaten. Bağzı çocuklar vardı mesela, iyi çocuklardı… Ama öldüler… Başka çocuklar da var, ok atmada ve sıfırlamada iyiler. Ne sıfırlamamış mı? Kötü çocuk. Damat var çok iyi, değil mi? Aslan damat. O da kötü mü oldu sonra? Tam bilemiyoruz. Dedenin iyi olduğuna dair yaygın bir kanı var, en azından şu an için.
Sıcak bir yaz ayıydı, ben de evde erimiş, acaba iyi bir insan mıyım diye düşünüyordum. İçinizde bir şeyler keşfetmeye çalışıyorsanız, kendinizi mutlaka bir başkası gibi görmeniz gerekiyor. Bu çocuk diyebilirsiniz kendinize, bu çocuk iyi biri mi? Salonda oturmuş, kendimi bir çocuk gibi gözlemliyordum, dışarıdan yardım çığlıkları duydum… Sonrasında, akşam da devam etti çağrışlar. Gece de 1-2 kez duydum sanırım… Ertesi gün falan derken 2 gün geçti. Evet, 2 gün yardım etmedim, çünkü yardım talep edilen dili iyi bilmiyordum, anlamamıştım. Konuyu çözdüğümde biraz şaşırdım ama bir şey de yapmadım. Hâlâ hayattaydı. 1-2 kez daha duydum, sonra öldü sanırım. Ya da yardıma ihtiyacı olmadığını anlamıştır belki. İşe yaramadığını belki de. Kendimi karşıdan gözlemlemeye devam ettim… Nasıldı diye sordu. Bence iyiydi dedim.
Başka bir gün kapı çaldı ve az tanıdığım komşum, daha da az bildiğim başka bir dilde internet şifremi istedi. Başınıza geldi mi? Kendinizi rahatsız hissettiğiniz bir şifre talebi aldınız mı hiç? Ne yaptınız? Ya, hiç bilmiyorum ki ne için lazım? Söyleyemiyorsun da ne kadar kullanacaksın, ne yapacaksın. Zaten karantina var… Ooo. Karantinada interneti olmayanlar da var… Canlı yayınsız, kişisel gelişimsiz ve pornusuz bir karantina. Beterin beteri var.
Şifreyi bir şekil vermedim -çok iyiyim değil mi?-, aradan iki gün geçti ve internet inanılmaz yavaşladı. Düşündüm, şifreyi vermiş olsaydım bütün suçu onlara atacaktım. Tepe çakramdan evrene negatif enerjiler saçacaktım, karantinada öğrendim bunları. Bundan sonraki hayatımda birine yardım etmek daha zor olacaktı mesela… Ama belki onlar da biraz daha az kavga ediyor olacaklardı. Paskalya’da inanılmaz güzel bir şarap hediye etmişlerdi. Aaa… Şarap çok iyiydi.
Tatil planlarını terörist eylem takvimine göre yapan biri var şu hayatta. Hatta yakın bir arkadaşım insan turnasolu olarak kullanmaya başlamıştı kendisini. Arkadaşlarını bu şahsa kızanlar ve hak verenler olarak ayırmıştı. Patlama veya silahlı saldırı fark etmez, bir yerlerde aşırı boktan bir şey olduğunda hemen oraya akıyor bu arkadaşımız. Mesela diyor ki, İstanbul’da patlayan bombadan sonra 300$’lık otelde 30$’a kaldım. Oooo, dolar. Hemen kıyaslamaları yapalım. Diyor ki 50 kişilik turu tek başıma yaptım, olan olmuş zaten. Yapabileceğim ne var ki? Çevrede güvenlik tam ve ortalık boş. Kendisine kızmadım… Dedim ki, bence iyiydin.
Alkolle çözdüğüm bazı sorunlarım var… Sizin de var ki hepimiz bu barda toplandık… Alkolle günü kurtarmaya çalışıyorsanız, bazı kronik sorunlarınız var demektir. İnsanlarla tanışmak daha kolay olsun. Oldu mu? Güzel. Çekincelerim de azalsın. Oh be rahatladım. Ya bunu anlatmak zor şimdi. Bir kadeh rakıya var mıyız? Ya çok isterim ama ben dans edemem ki… Bir daha düşün. Ben alkollü daha dikkatli araba kullanıyorum, yok artık… Ama kim gerçekten rahat, kim rahata aç hemen belli olur. Kendinden rahat hevesini almıştır. Sofraya tok oturmuştur. Beklentisi de, tükettiği içki de az olur. 2 birayla tüm yükünü atmaya çalışanı ne yapacağız? Çok iş var. İçkisiyle rahatlamaya çalışanın işi çok zor. Bazen oluyor, her gün içiyor insan. Uyanılan her günün zor olduğunu düşününce… Bayağı hayatın zor be senin. Ya da belki hayat aslında her gün de zor değildir. Sadece içmeyi seviyoruzdur.
Beni iş görüşmeleri içirir, sizi ne içiriyor? İş görüşmelerinden önce biraz alkol alıyorum ve şunu düşünüyorum: Bu iş dünyasının daha az stresli bir yer olması gerekiyor. Bir görüşme alt tarafı neden stresli geçsin ki, ne olacak yani. 2 ay sonra beraber içki içmeye gideceğiz. Sevdiğin pizzanın ne olduğunu partnerinden daha iyi bileceğim. İnternet siparişlerin geldiğinde bazen yerine imza atacağım. Ortak şişe şaraplara gireceğiz… Kadıköy’e çıkar gibi çıksam evden? Mülakatlar, afralar tafralar. Hâlbuki açık açık konuşabilsek çok daha iyi değil mi? Çok zaman geçireceğiz beraber, yavaş yavaş tanışmaya başlasak? Motivasyonunu nasıl sağlarsın diye soruyor. Ben de diyorum şahsen self-motivasyon… Kesinlikle öyle. Beni tanıyan herkes de hakkımda hep bunu söyler. Çok self-motivasyonludur Emrah. Desem ki motivasyonun kaynağı bu şehirde hep 2 bira. Şişeler açılırken dese ki bizde fazla mesai asla ödenmez. İnan 1 saat olsun fazla saati ödenmedi henüz. Ben desem ki iyisiniz, her gece mesai ve içmeceler değil mi? Tabii… Başvurmak için bu şirketi seçtim çünkü ilk sizin ilanınızı gördüm. Gelirken de internet sitenizde biraz dolandım. İnternet sitesi ziyaretçi istatistiklerine bakarsanız, bugün oraya girmiş o tek kullanıcı benim. Hangi sayfaları gezdiğimi falan da görebilirsiniz. Bence gerçek bir tanışma böyle olur… Yaşamak bu kadar zor olsun istemiyorum.
Kim ister?
Kim ister tabii de istememek de ne kadar garip. Var, işte orada. Hemen karşımızda duruyor ve biz diyoruz ki, ay ben istemem. Aa bu mikrofonun üzerinde saç var. Alın bunu. Hâlbuki biraz önce mikrofon Yavuz diye bir çocuğun ağzındaydı ve 2 biranın verdiği motivasyonla mikrofonun üzerine minik minik tükürükler de bıraktı. Ama ben bu mikrofonu istemem… Neden, çünkü üzerinde kıl gözüküyor. Tükürüğü görmüyorum ki. İstememek görüntümüzü çapsız şeylerden yalıtma çabası gibi. Görüntülerimiz… Görüntülerimizde güzel demlenmiş kahveler duruyor mesela. Oo güzel kahve gel, sen girebilirsin görüntüye. Orada bir kitap var ya, onun yanında dur. Hmm, Emrah mı oradaki? Yok anam. Sen şöyle genişten dön. Yeni telefon, oo çok yakıştı ha! Aa kedi istemem yalnız. Bu ne ya? Kedi mi var bu evde? Bu ne yaa istememesi, en ilginci. Bu ne ya, kediyle mi oturacağız bütün akşam? Siz de denemek ister misiniz? Abi bira ne ya, hamallık. Örümcek geçiyor önünden örümceğe tepkili. Alın şunu önümden. Fobim var benim. Fobim var diyor cool cool jestlerle. Entomofobi diyebiliyor, ağzı dönüyor. Korkmak asla böyle cool bir şey değil. Böyle bir Instagram furyası yaşandı mı? #BuNeYa. Kelimeler birleşik ilk harfler büyük. #BuNeYa bunlar buralara da gelmiş! Ağız büken smile. #BuNeYa burada mı kalacağız abi… #BuNeYa, tüm nefretler tek hashtag altında! Tek hashtag! Tek trend topic! Tek takip. Diyor ki ben örümcekten korkarım. Hâlbuki korkan insan asla öyle olmaz. Korkan insan, tüm canlılar gibi, inanılmaz salak görünür. Bar sandalyesinden mi korkuyorum acaba… Ha yok, sadece aptal görünüyormuşum. Korkan insan cümleye hınınıfı falan diye başlar. Kendini ifade etme yeteneği yok olur. Saçmalar. Eli kolu garip garip hareketler yapar. Bir arkadaşımla kan veriyorduk ve orada gördüm korkunun nasıl bir şey olduğunu. Atina’daydık. Arkadaşım bana korkarım demişti ama… Bu kadarı da… Önce Türkçe saçmaladı, anlaşılmayacağını fark edince İngilizce denedi. Az Yunancasıyla girişti, vücut dilinde bile denedi ki iyidi… Ve başardı. Çünkü korkmayan korkanı, rahat olan olmayanı hemen anlar.
Aaa güzel. Benim için ayrılmış bir bar taburesi. Oturmayı en sevdiğim şey… Ve aynı zamanda en aptal göründüğüm yer. Ama seven insan biraz da aptal görünür, değil mi? Nasılsınız? Yerinizden memnun musunuz? Ne kadar içtiniz? Sizinle daha önce tanıştık mı?
Korona süreci zor geçti, geçiyor. Siz de nasıl? Limitler zorlanıyor… Tüm bu olanlardan önce neler yapıyordum, onu da biraz unutmaya başladım sanki. Arada büyüdük, yaşlandık da biraz… Bir yandan insanın sürekli kendiyle olması gerçekten güzel bir deneyim. Derinlerden bir şeyler keşfettiriyor insana, size de olmuştur. Konu kendimiz olunca her keşif önemli tabii ama bazıları biraz daha ilginç oluyor… Hiç bilmeseydim daha iyiydi deriz ya bazen, çok tatsız…. Mesela keşfettim ki, ne zaman bir şeyle uğraşmak istemesem, suçu virüse atıyorum. Tamire götürülmesi gereken el süpürgesi mi var? Aklıma virüsle verdiğimiz mücadele geliyor. Pazara gitmek, iş toplantıları ve görüşmekten kaçındığım insanlar da bana hemen koronayı hatılartıyor. Haberler bile virüsü artık o kadar hatırlatmıyor, öyle kıyaslayabiliriz… Dünyada bu virüse bağlı kaç kişi öldü, bilen var mı? Peki en son ne zaman virüsü bahane edip tembellik yaptınız? Evet, ben de bundan bahsediyorum.
Kendimizle ilgili önemli keşiflerin, hayatımızın en sıkıcı anlarında yapılmasını sağlıklı bulmuyorum. Örneğin, tuvalete telefonsuz gittiğiniz oluyor mu? Deneyin, kendinize dair çok yeni şeyler keşfedeceksiniz… O yarı çıplaklık… Kirlilik ve fetiş uyarılmalar… İnsan sıkıntısı gerçekten keşiflere gebe ve çok sıkıldığım yine böyle bir anda, cinselliğime dair çok önemli bir keşifte bulundum. Bir seks hayatımın olmasını istiyordum… Yeni birileriyle tanışmasım ve bir süre düzenli seks yapasım vardı. İnsanın böyle şeyleri keşfettiği yer kesinlikle tuvalet olmamalı… Bir adım atar mıyım, yoksa karantinaya suç atmaya devam mı ederim, bilemiyorum. İşte virüs kapalı ortamlarda buluşuyor… Düzenli bir seksten bahsediyorsak, bir aşamada illa ki bir ev gerekecek. Emekli Subaylar Derneği’nin bahçesi de güzel ama bir yere kadar. Siz orada çaktırmadan bizi dinleyen olabilir misiniz? Karantina döneminde public seks artmıştır. Yaptınız mı? Virüs falan diyordum ama asıl engelim o değildi… Bir seks hayatımın olması istediğimi bunca senelik partnerime nasıl anlatacaktım? Ne diyeceğim ki, seks hayatımı tekrar aktifleştirmek istiyorum, hem de bunca sene sonra. Uzun süreli ilişkide birileri var mı burada? Açamazsın arkadaş böyle bir konu… Gel sevişelim desen o da olmaz. Zor. 1-2 bir şekil oluyor bazen ama partnerle düzenli seks gördüğüm kadarıyla çok zor. Siz yapıyor musunuz?
Bilmiyorum, siz partnerinizden başka biriyle sevişiyor musunuz? Böyle bir şey partnere nasıl anlatılır? Dizi falan izleniyor mesela, bir seks şakası geçtiğinde bile ortalıkta garip bir hava dolaşıyor. Sizde de oluyor mu? Tatminlik duygusu için aktif bir persona kurmamız gerektiğine inananlardanım. Çalışkanlık… Biraz cesaret… Şimdi ben dediğimde propaganda gibi duyuluyor ama podcast’lerde hiç öyle gelmiyor kulağa. Hadi gençler! İlk taşı en günahsız olanınız atsın… İncil’den, Kavgam’dan falan rastgele bir sayfa açın, böyle bir cümle ile mutlaka karşılaşırsınız. Güneş gibi parlamak istiyorsanız önce onun gibi yanmanız gerekir! Cümle Kavgam’dan, peki. Bilin ki ben Allah’ım… İncil… Teşekkürler Sayın Tanrı, kitabınızda bu konuyu çok iyi açıklamışsınız. Nutuk da chill’lemeye çok sıcak bakmıyor. Olsun. 10 yılda 15 milyon genç… Yok onu demeyeceğim… Aslında şakasını çok yapmamız gereken başka kitaplar da var… Türkiye’de çok referans verilen ama çook da az okunan… Gerçek İslam aslında benim galiba çünkü ben hariç her şeye gerçek İslam bu değil dediler…
Bu da benden gelsin: İlk orgazmı, klitorisi en ellenmemiş olan yaşasın.
Geri dönüş yok artık
Yaptım bir kere, yaptım bir kere
Sandım hepsi rüyaydı
Pişmandım kaç kere, hem de kaç kere
Bu nasıl bir hikmet
Ah durmadım yerimde, her yere her yere
Bira getirsin garson
Vallahi giderim eve, giderim ben yine
Nomadland
Bilmiyorum neredeyim
Sonsuz bir hedefteyim
Baktığım her yerde
Bir şeyler arar gibiyim
Duramam ki yerimde
Rüzgâr mıyım, yer miyim
Hiç iz bırakmadım ki
Geri dönebileyim
Aklı hafif bir panikle bulanıklaşıyor, başı beladaymış gibi hissediyordu. Elleri terlemiş, ezberi karışmış, yoluna kontrolü zayıflamış bir hâlde devam ediyordu. Son bildirim kontrolü, evden dışarı atılan ilk adımda yapılmıştı. Karantina genişliyor ve randevu saati yaklaşıyordu.
Bundan hoşlanmıyor fakat karakteri, onu kaçtığı şeylere geri sürüklüyordu. Panik duygusunun önüne geçebildiği zamanlarda, insanlarla iletişim kurmayı deniyor fakat çekincelerini arka plana itmeyi başaramıyordu. Tahammül edilen insan durumuna düşmekten korkardı. İstenmeyen misafir, sıkıcı iş arkadaşı ya da terk edilemeyen sevgili… Bazen kendisini anlaşılmaya cabalarken de bulurdu. Şimdiye kadar tatmin edici bir sonuca ulaşamamıştı.
Bugün de diğerleri gibi bir gündü. Telaşlar gerçekleri eziyor, neyin gerçek neyin fantezi olduğu bulanıklaşıyordu. Bir paket sigara karşılığında, biriktirdiği bütün öz güvenini harcamıştı. Acele et… Paranı cebinde, cümleni kafanda hazır et. Dikkat et, dert et; cüret et, gayret et; farz et, fark et; dert et, yine berbat et ve nihayet pes et. Sen bir paket sigara rica et, tarih kendisini tekrar etsin. Varlığın bugün de kimsenin varlığına hediye edilemesin.
Oldboy (2003)
Yürüdüğü yola hâkimdi ve gittiği yeri daha önce görmüştü. Bunlar güçlü artılardı ama bir gaye peşinde olması onu huzursuz kılıyordu. İnsanlarla bir başına kalmaktan korkardı. Rahat hissedeceği bir yer hatırlamaya çalıştı. Evi… Belki hiç çıkmamalıydı. Dur! Şimdi topluma karşı sorumluluğu yerine getir ve zinde kal. Telefonun ekranı yeni bir bildirimle aydınlandı. Ne olduğunu tamamen kavrayıp ekranı yeniden karartması belki saniyeden az sürmüştü. Durdu, nefesini düzenledi ve kapıdan hızlı bir giriş yaptı.
Hayatının tam bu anına damardan bir başlangıç noktası koymak istiyordu. Bugün görüşmesi olması gerektiği gibi geçecek, kendini kimseye yeniden açıklamak zorunda kalmayacaktı. Bu mekâna tekrar gelmeyecekti.
Kafasını toplamak için tuvalete gitti ve döndüğünde kendisine gösterilen sandalyeye oturdu. Randevusuna erken gelmişti. Tüm randevularına erken giderdi. Karşılaşma anını mükemmel kurgulamak ister fakat perde açıldığında yaşananlar, asla kafasındaki gibi gelişmezdi. Bu başarısız anları alakasız zamanlarda tekrar hatırlar ve sık sık da utanırdı. Yersiz utanmalar sırasında eli istemsizce o anı taklit eder, bu alışkanlığını da her zaman biraz garip bulurdu.
Telefonun ekranı aydınlanmadı ama yine de ekrana bakıyordu. Masaya saçılan kâğıtlar dikkatini dağıttı. Bir tanesinin üzerinde belirgin bir şekilde adı yazıyordu: Ferda. Belki bin belki on bininci kez yadırgadı ismini. Zihnini ağır çekimde yaşanan bir göz kırpış ile yeniledi. Kafasını topladığında yardımcı oyuncu masadaki yerini almıştı. Işıklar sönecek ve şov başlayacaktı. 3… 2… 1… Kayıt! Ferda ağzını açtı fakat içerden herhangi bir ses çıkmadı. Replik akıldaydı fakat karşıdaki aktrisin adını unutulmuştu. Detaylı planlar daha o anda yıkılmıştı.
Karşılıklı oturduklarında kesinlikle adil bir pozisyonda değillerdi. Ferda ne yapacağına karar verememiş, sürüklenmeye meyillenmişti. Bu eğilim masanın hissine hızla sinmiş, roller dağıtılmıştı. Ferda’nın yeni kurtuluş planı, üstün bir varlığın kontrolü ele alıp, karşıya sağ salim geçmesini sağlamasıydı. İçindeki Tanrı’yı ara ama bulama. Kork. Kontrolü kaybet. Kaç. Yalnızlaş ve de ki, işte bu yüzden adalet diye bir şey olmalı. Beni benden büyük kimseye emanet etmeyin! Bir süre için karantinanın büyüyeceğini ve kendisinin de bulunduğu bu yerde sıkışıp kalacağını düşündü.
Selam verdi çünkü herkes bilir ki kolaydır. Selamı kafa kaldırılmadan karşılandı. Ferda, bir davet almadığı hâlde sandalyesini masaya yaklaştırdı. Kadının elindeki kâğıtlara kaçamak bakışlar attı. Dikkatini yalnızca on saniye kontrol edebildi ve iç dünyasına doğru yumuşak bir geçiş yaptı. Şimdi aklında bir kez daha evi vardı. İçinde olmadığında huzurla hatırladığı bir sığınak.
Dışarıyla baş etmekte zorlandığı zamanlarda, aklına evdeki bir işi gelirdi. Kaçabilecek durumu yoksa kendini evde, o işi yaparken hayal eder, işin bütün adımlarını ince ince hesaplardı. Eve döndüğünde ise hepsi aklından uçar gider, ilgisini çeken herhangi başka bir şeye yönelirdi.
Oturduğu yerde, bacaklarını çocuk gibi salladığını fark ettiği o an, kendisine gülümsendiğini de keşfettiği andı. Karşısındaki otoriteden sızan şefkat içini rahatlatmıştı. Güler yüzlü otorite figürü, Ferda’ya hep annesini hatırlatırdı. Bu gülümsemeyi, annesini kaybedeceği yıla kadar ara sıra hatırlayacaktı.
“Aslında hoş bir ifadesi var.” diye mırıldandı ama sesi herhangi birinin dikkatini çekebilecek kadar güçlü değildi. Ferda’nın masadan artakalan kısımlarını hızla ama olabildiğince dikkatlice süzdü. Dudak kıvrımları arasına sıkışmış karanlık noktaları seçmeye çalıştı. Eski kocasının isminin de Ferda olduğunu söylemeyi düşündü. Ne kadar da cilveli bir tesadüftü… Yaklaştı, yavaşlamış bacakların sallanmaya hafifçe devam ettiğini hissetti. Ferda’dan yayılan titreşimler, aldığı nefesin düzenini etkiliyordu. Beklenenden fazla yaklaşan bir bacağın küçük dokunuşuyla irkildi, dudağını ısırır gibi oldu ve dedi ki:
“Yeniden gelmeniz gerekecek.”
Bunu söylerken istemsizce teklemişti. İki yıllık kariyeri boyunca sayısız kez kurduğu bu cümle, ilk defa duygularına sızmış, heyecanını kaybetmeye başlamış ilişkisi hakkında panik hissetmesine sebep olmuştu. Kendisini kontrol etmesi gerekiyordu. “Ben dosyanıza notumu yazıyorum. Bir sonraki ziyaretinizde ehliyetinizi geri alırsınız.”
“Bu kimin düşüncesi?”
Ferda konuşmaya beklenmedik bir şekilde yeniden dâhil olmuştu. Bu tansiyon altında bir miktar heyecanlanmıştı da.
“İstediğiniz her şey burada, çarptığım kişi de şikayetçi değil…”
Kadın, durumu Ferda’ya yumuşak bir dille açıkladı. Karantina gereği ofisi boşaltmaya başlamışlardı ve ehliyeti teslim edebilecek kişi binayı çoktan terk etmişti. Eğiliminden dolayı olacak, Ferda bu yeni duruma kolayca ikna olmuştu. Tekrar gelmeden ofisin açık olduğunu kontrol etmesi ve mutlaka yeniden randevu alması gerektiğini aklına yazmaya çalıştı. Karantina uzun süreceğe benziyordu. Rol arkadaşı, Ferda’yı yeniden göreceğine memnundu.
Telefonunu birkaç saniye önce kontrol etmişti ama ne saatin kaç olduğu ne de karantinanın taze haberleri hakkında bir fikri yoktu. Parmaklarını ekranda ustalıkla yeniden kaydırdı ve geldiği yöne doğru yürümeye başladı. Telaşı yürüme hızını biraz arttırmış fakat dikkatini de iyiden iyiye azaltmıştı. Şu an ehliyetinin cebinde olmasını çok isterdi.
Kendisine yüklenmemeye çalışıyor ama arabasıyla süzülen onlarca insanı da görmezden gelemiyordu. Aman be; nedir yani! Bir insan kaderi onu itmedikçe kahraman olabiliyor muydu ki? Kim hayatını doğru kararları vererek kurtarmıştı? Bir süper kahraman bile kaderinden kaçıp, normal bir hayat sürebiliyor muydu? Kim başına konan süperlikten kaçabilmişti? Belki de en süperi, kendini hakkıyla kabul edebilmekti. Geleceği yazacak bir kalem de olabilirdi ama daha çok sayısız şişeyi açacak bir tirbuşonu andırıyordu. Yaklaşmakta olan bu karantina günlerinde, bu mesaili görevi kimse küçümsemesindi.
Oldboy (2003)
Eğer kafası karışmamış ve hâlâ doğru rotada ilerliyorsa yolu yarılamıştı. Tüm diğer eskileri gibi, yarım saat önce yaşanmış bu başarısızlığı da hızla unuttu. Arzusuzluk duygusu her saniyeye sinmişti. Hissizlik beyinden sinirler yoluyla kaslara zerk edilmişti. Bu hâl altında gördüğü ve düşündüğü her şey, biraz da birbirini andırıyordu. Mutluluğun ve mutsuzluğun, beklentilerin ve arzuların yerleri karışmıştı. Üstüne üstlük üzerindeki çocukluğu hâlâ atamamıştı. Kendini hâlâ evrenin merkezinde hissediyor, çevresinde cereyan eden bu tatsızlıklar sebebiyle için için kendini suçlamaya devam ediyordu.
Mahallesine ulaştığında kullanamadığı arabasını bıraktığı yerde buldu. Bir köşesinin üzerindeki tozlardan kurtulduğunu, başka bir boyadan kalma renkli çizgilere bezendiğini fark etti. Sileceğin altına, kibar bir dille yazılmış ve telefon numarası eklenmiş küçük bir not kâğıdı iliştirilmişti. Okumadı. Bir an için eve hiç dönememiş olduğunu düşündü. Karantinanın etkisiyle aylarca sileceğin altında kalan kâğıdın yavaş yavaş çürüdüğünü hayal etti. Not sahibinin telefonunun hiç çalmayışını ve hayatına Ferda’nın kaybını umursamadan öylece devam edişini… Küçük anların toplamda bir anlama ulaşması, kararlı bir takipçiye ihtiyaç duyardı. Hikâyenin her detayını kahramanlardan bile daha çok bilen, önce heyecanlanan, sonra panikleyen ama sonunda mutlaka mutlu sona kavuşan izleyicilere… Hâlbuki gerçek hayatta kimse üçüncü şahısların hikâyeleriyle böylesine ilgilenmezdi.
Sen, evet sen! Sen olmasan, Ferda’nın hikâyesi, tozların altında her şey gibi çürüyen bir tesadüfler silsilesidir. Ve Ferda, senin orada olduğunu bilmediği için acı çekmeye devam etmektedir. Buraya bak ve sor ki, hayatını bir izleyici olmadan oynamaya devam edebilecek misin?
Ferda kafasını göğe kaldırdı. Karantinaya çekilen bir dünyanın yukarıdan nasıl gözüktüğünü merak etti. Oradan bir yabancı bakıyor olsa, doğru kararlar vermeye çalışan bağımsız insanlar mı görürdü yoksa karıncalar gibi hareket eden koca bir organizma mı? Ya da şu an dünyaya bakmakta olan bir astronot ne düşünüyordu? Dışarıda olduğu için kendini şanslı hissediyor muydu? Kafasında uzay istasyonunda yapacağı işleri kurguluyor muydu? İnsanı yeniden dünyanın dominant türü olarak görebilir miydi?
Arabası olmadan bu dünyada, saniyeler önce başlayan ama daha fark etmediği regl’inin etkisiyle, evine doğru yol alıyordu. Her şey bir kusuşla başlıyordu ama şu an mide bulantısından başka bir şey hissetmiyordu. Kusmaktan kork, korkundan kus, kustukça açıl, açıldıkça kus ve yeterince kustuğunda de ki işte artık temizim. Artık kusmaktan korkmuyorum.
Karantina daha yeni başlıyordu ve bugünün damardan konulmuş başlangıç noktası neydi, daha o bile çoktan unutulmuştu.
Takip ettiği karanlık yolda son sürat, göz kırpmadan ilerliyordu. Doğru yolda olduğuna yüzde yüz emin değildi ama kesinlikle yanlış izi sürmüyordu. Alakasız anıları onu bir an yanıltsa bile buluşma noktasına en fazla bir kavşak geç kalacak, yine de tam beklendiği dakikalarda orada olacaktı. Hiç tanımadığı bu kurak tarlaların arasında yalnız olmak onu tek bir saniye bile korkutmadı. İstenmeyen misafir kontenjanına gönüllü olarak katılan bir karakteri vardı. Sıradan bir gün olsa yol aldığı bu hızın keyfini bile çıkarabilirdi, güçlü biriydi. Ama tam da bugün, karanlığın hakimiyeti iyiden iyiye ele geçirdiği şu dakikalarda, koca yalnızlığını kaldırabilecek takati kalmamıştı.
Kasabadaki gergin bekleyiş çok küçük bir hızla kalabalıklaşıyordu. Çiseleyen yağmurun altında kararlı kalmaya çalışan grup, neredeyse nefes bile almıyordu. Hava, görüşü zorlaştıracak kadar kararmış olsa da, ana yoldan uzanan far ışıkları kasaba halkının yüzünü aydınlatmaya devam ediyordu. Bütün kasabalı aynı yöne kilitlenmiş, bakışlarını ana yolun kasaba kavşağına çivilemişlerdi. Kavşağı umursamadan arkasında bırakan araç, koca ve parlak farlarıyla bir kamyon olduğunda, kasabalının yüzündeki telaş -ve bir kısmının yanaklarından süzülen yaşlar- rahatlıkla görülebiliyordu. Dağınık bir şekilde önlü arkalı bekleyen ehl-i kubur bu ortaklığı fark etmedi.
Motosiklet karanlığın yalnızca kendine yetecek kadar kısmını aydınlatarak ilerliyordu. Karbüratörden gelen türlü gürültüler dev motosikletin sıkı bir tamire ihtiyaç duyduğunu dile getirse de, şu an için bu feryadı umursayacak tek bir Allah’ın kulu yoktu. Motosiklet bölgenin tek motor tamircisinin 400 metre doğusundan geçmekteydi ama sürücü bunu fark etmedi. Yaşlı köpeği ile ne zamandır iyi bir ziyafet çekmediğini düşünen usta, 400 metreden fazla mesafede yaşananlarla ilgilenmeyi 40 sene önce bırakmış, nispeten tenha sayılabilecek bu kısır topraklara yerleşmişti.
Şimdi kalabalık, on beş senelik asfalt yolun üzerinde, öleceği kesinleşmiş bir grup ne kadar başarabilirse o kadar yaşayabiliyordu. Eski bir mezarlığın üzerine atılmış olan asfalt, kasabanın mazide kalmış zenginliğinin neyin üzerinde yükseldiğini anlatıyordu. Asfaltın altında sıkışmış ölüm kokusu, toprağın üzerinde hâlâ nefes almakta olan fanilerin korkusuyla birleşmişti. Tüm kalabalık sürücünün köye varmasını bekliyordu. Beklemek yorucuydu ama yapabilecek hiçbir şey yoktu.
Yolun ayrı yakalarında kıpırdamadan birbirlerini tartmakta olan iki vaşak, motosikletin aralarına girmesi ile bir an irkildi. Bir süredir sürmekte olan bu soğuk savaş, yüzü batıya dönük olanın şoku birkaç saniye atlatamaması ile son bulacaktı. Rakibinin dikkat dağınıklığından yararlanan soğuk kanlı katil, hasmını tam da ismine yaraşırcasına öldürdü. Kendi elleriyle dökeceği kana yalnızca birkaç kilometre uzaklıkta olan sürücü, bu kusursuz ve vahşi cinayeti de fark edemedi.
After Hours (1985)
Kalabalığın içerisinden biri, yolu biraz daha net görebilmek için öne doğru iki cesur adım attı. Yüzünden okunan emareler -komşularının aksine- heyecanlı olduğuna işaret ediyor gibiydi. Kıyameti kendi elleriyle çağırmış biri ne kadar telaşlanabilirse o da o kadar telaş duyuyordu. Pandoranın kutusunu açmıştı. Renksiz bir hediye paketi içerisinde kasabalıya sunduğu belayı, yüksek aristokrasiye yaraşır bir tragedyaya çevirmişti. 10 gün önce cereyan etmiş olan kasabanın en büyük ve en kolektif cinnetinin tek mağduru olmasına rağmen biraz da hepsi gibi kasabasına benzeyen bir insandı. Herkesle beraber kendi sonunu da getirmiş olma gerçeği bir an için keyfini kaçırdı. Gel gör ki intikam duygusu o kadar ağır basıyordu ki egosunu hiç olmadığı kadar kontrol altına almıştı. Ne olursa olsun bu artık bir kan davasıydı ve intikamının alınacağına emin olmak istiyordu. Ölümden kıl payıyla kurtulalı daha 10 gün olmuştu ama sahip olduğu intikam gayesi, şu an için kasabadaki en büyük yaşama motivasyonu olarak görülebilirdi. Kasabalıdan çaldığı paralarla verdiği sipariş kiralık katile ulaşmış, teslim anı yaklaştıkça kendisi de gitgide sabırsızlanmıştı.
Sürücünün tek düşündüğü şey kendisini arayan kişinin söyledikleriydi. Hayatı boyunca ağzına tek bir şarkı bile takılmamıştı ama şimdi telefondaki sesi aklından çıkaramıyordu. Duyduğu cümleleri kelimesi kelimesine tekrar etmek istedi ama bazı kısımları -önemli olduklarına emin olsa bile- anımsayamadı. Aklında kalan tek şey yardım çağıran çekici sayılabilecek bir ses, cebinde kalan kapısına bırakılan yüklü bir miktar paraydı. Gizemli sesin sahibinin şu an nerede olduğunu merak etti. Emindi ki kasabadaki işi bitince bu esrarengiz sesin sahibi saklandığı yerden hemen ortaya çıkıverecek ve kendisi onu görür görmez tanıyacaktı. Arkalarında alev alev yanan bir geçmişi terk edecek, uzun ve hiç tatmadıkları hazlarla dolu sakin bir yolculuğa çıkacaklardı.
After Hours (1985)
Elindeki telefona baktı, son arananların ilk satırında hâlâ motosiklet sürücüsü vardı. İlkel ve yabani bulduğu bu kalabalık içerisinde konuşacak hiç kimsesi kalmamış gibi hissediyordu. Belki hâlâ biraz gücü kalmış olsa bu kan revandan kendini sıyırabilirdi ama artık vazgeçmişti. Zayıf hayal gücü ve erdemsiz sayılabilecek iyi karakteriyle bir başına, gözünde bile canlandıramayacağı bir kötülükle karşılaşmıştı. Ne kasabalının sergilediği vahşiliği unutabilecek gibiydi, ne de yeni bir hayat kuracak gücü kalmıştı. Üstelik hayatta kalması onu takip eden yeni düşmanlar yaratacak, aniden hayranlıkla aklına dolan ve aynı zamanda kasabaya hızla yaklaşan intikam meleğini de bitmek bilmeyecek bir kaçışa sürüklüyecekti. Atılacak tek kurşunu vardı, intikamını ve sonunu bu atışa sıkıştıracaktı.
Sürücü, motosiklet üzerinde özgür ama sevgisiz bir hayat geçirmişti. Kötü anılar insanı bir parmak şıklatmasıyla yeniden yakalayabiliyordu, o da mazinin yükünden öylece sıyrılamadı. Rahatlamaya çalıştı, motosikletin selesine biraz daha yayıldı ve gidonun üzerindeki eli yavru bir kedi tutuyormuş gibi gevşedi. Sonu ne olursa olsun bu gizemli kavuşma yaşanacaktı. Hayatında belki de ilk kez ulvi bir amaç edinmişti ve bu görevi başarıyla yerine getirmek istiyordu. Kasabalı ektiğini biçmeli, intikam söz verildiği gibi alınmalıydı. Kasabadaki işi bittiğinde belki de ortalık yarı turistik bir kan gölüne dönecekti. Özlemini duyduğu doğanın tam da kalbinde, unutulmuş yemyeşil bir gölün çevresinde huzurla büyüyen çocuklar hayal etti ama ne yazık ki aklına bu tatlı hikâyeyi devam ettirebilecek başka klişeler gelmedi. Bir umudu büyütmek, çoğunlukla bir çocuğu büyütmekten çok daha zordu.
Kapı aralıkları karartılara, sanrılar tarifsiz sancılara dönüştü kasabada. Belki bir savaş taktiği olarak belki de tamamen beceriksizlikten dört saat önce başlayan elektrik kesintisi hâlâ giderilememişti. Karartma ortalığın havasını değiştirmişti. Kıyametin mübaşiri elinde telefonuyla, kendini Nazi bombardımanından saklanan ve iyi bir haber bekleyen karamış Londra gibi hayal etti. Gel gör ki Londra’dan farklı olarak bir sığınak ihtiyacı, burada hiç kimsenin aklına gelmemişti.
Vites pedalı tarafındaki pantolon cebinde taşıdığı bir tomar para, motosikletin sert virajlara girmesini biraz zorlaştırıyordu fakat sürücü bunu umursamadı. Kapısına bırakılan paranın miktarını ve kaynağını sorgulamamıştı. Çağrıyı almış ve şimdi yalnızca hedefine kilitlenmişti. Motosikletin üzerindeki koca vücudu, farklı düşünceleri yanında taşıyacak bir yer bırakmamıştı.
Kasabaya yan köylerden mezarcılar gelmiş, mezarlık piyasasında büyük bir hareketlilik başlamıştı. Durgunluktan ötürü uzun süredir yükseklerde seyreden fiyatlar da nihayet kırılmış, kalabalığa cazip teklifler sunulmaktaydı. Komşu kasabadan ticari zekasıyla nam salmış bir tüccar, fırsatı her zamanki gibi erken fark etmiş, iki kişi getirene üçüncü kişi ücretsiz kampanyası başlatmıştı. Kasaba nüfusunun tamamı ölse -ki öyle olacağa benziyordu- tam yedi kişi bedavaya gömülebilirdi! Lakin bu dev fırsata rağmen kimsenin cebinde bu miktarı ödeyebilecek para kalmamıştı. Kasabanın tüm zenginliği bir gecede kaybolmuş, elde avuçtakiler de yalnızca 1-2 gün içerisinde buhar olup uçmuştu. Kasabalı asla tahmin edemeyecek olsa da, kısa bir süre önce aniden kaybettikleri paraları, bir motosiklet sürücüsünün tozlu cebinde kuruşu kuruşuna kendilerine doğru geri dönüyordu. Hem bu önemli gelişmeyi fark edemeyecekleri hem de artık bu paradan bir hayır bekleyemeyecekleri açıktı. Tek umutları ölmemeye çalışmaktı.
Karanlığı yararak motora yol açan ince ön lastik, detayları öğrenmenin artık imkânsız olduğu başka bir savaştan kalma bir hayvan cesedine çarparak yerden yükseldi. Ölümle defalarca kez yüz yüze gelmiş ve bugüne kadar -ölümü bile- görmezden gelmeyi başarabilmişti. Kendisinden beklendiği gibi yine ustaca bir manevrayla motosikleti yere indirmeyi başardı ancak aniden karşısında beliren bir çift koca ve parlak far ışığının üzerinden geçmesinin önüne geçemedi. Ana yoldan çıkabileceği ilk kavşağı kaçıralı daha dakikalar bile olmamıştı.
Uzun bir süredir ayakta bekleyen ve zengin günlerden kalma silahını bir saniye olsun elinden bırakmayan muhtar, bir süredir ağzında tuttuğu salyayı yere tükürdü. Dudaklarını hafifçe araladı ve bakış yönünü çevirmeden yanında dikilen sıska komşusuna içini döktü:
“Hepimiz öleceğiz komşum… Hepimiz öleceğiz.” Az konuşmayı severdi ve bugüne kadar hiç yanılmadığı gibi yine haklıydı.
Ne de olsa insan kıyameti bir kez arayınca, kıyamet onu bir şekilde buluyordu.
Neredesin bilmezsin
Uzakta değil hissedersin
Bir nefes verir buharını sen silersin
Çağıran o sesin
Yıllardır peşinden gittin
Her şey şimdi elinde
Ah, ister misin
Rubber
Sesler havada
Taşlar hep ayak altında
Sesler uçuşur
Taşlar
Sarmaşık
Neredesin bilmezsin
Uzakta değil hissedersin
Her şey şimdi elinde
Ah, ister misin
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.